4 Nisan 2019 Perşembe

Eksikleri yazalım

Epeydir yazamadığımı farkettim. Eskiden aynı ilgideki çok insanın takip ettiği bir blogdu benimki. Facebook ve Instagram gibi platformların sosyalliği domine etmesi blog, forum gibi ortamlara olan ilgiyi azalttı. Haliyle not alma motivasyonu da düştü. Ben bu blogu yazmayı, en azından kendim için çok güzel ve özel bir not alma şekli olarak düşünüyorum ama evet, sosyal medyanın dominasyonu beni de etkiledi.

14 Mayıs 2014 tarihinde, Zafer Gürevin ile birlikte Erciyes'teydik. Zafer yeni aldığı Splitboard'ı (Ayrık Snowboard) denedi, ben de ödünç bir tur kayağı ile yürüdüm. 







14 Temmuz 2018 tarihinde, Ali Değer Özbakır ile Erciyes'e tırmandık ve bir trans faaliyeti yaptık. Aslında düşüncemiz olabildiğince hafif ve hızlı olarak Erciyes'i aşmak, yıllardır sevdamız alpinizmden farklı olarak ise bunu diğer hobimiz koşu ile birleştirmekti. Ancak hiç koşmadık, bunda en önemli sebep Ali'nin atlattığı öz çarpraz bağ (ACL) ameliyatı sonrası zorlamak istememesiydi. Koşmasak da, 22 km toplam mesafe ve 2736 m irtifa kazanımını 4 saat 44 dk. gibi bir sürede tamamladık. Tabi başlangıçtan bitişe toplam süremiz (hatırlamıyorum) bundan daha uzun olmalı, bu sadece Strava'nın kayda aldığı süre ama molalarımızı dahil etmemiş olabilir.

Bu faaliyette Ali hafif bir yaklaşma ayakkabısı, ben de bir koşu ayakkabısı giymiştim. Bu ayakkabılarla krampon kullanmak, özellikle Sütdonduran'a inişte çok zorlayıcı ve beklentimizin aksine yavaşlatıcı oldu. Sütdonduran tarafı bazı bölümlerine oldukça zorlayıcı ve ciddi diklikler barndırıyordu. Normal dağ botları ile olsaydık süreyi biraz daha kısaltabilirdik diye düşündük.






6 Eylül 2018 tarihinde Dolomitler'deydim. Tırmanmak amaçlı gitmemiştim, sadece 1 gece kaldım. Güzeldi.


20-21 Şubat 2019 tarihlerinde Yenal, Yıldırım ve Egemen ile birlikte Erciyes'teydim.




22-24 Şubat 2919 tarihlerinde Aladağlar'daydık.






9 Mart 2019 tarihinde Erciyes'teydim.





12 Mart 2019 bir trafik kazası geçirdim. Sol kol Radius kemiğim kırıldı. Bugün 4 Nisan ve tek el ile bunları yazıyorum...




2 Ocak 2019 Çarşamba

Çöl, Wadi Rum ve kumtaşları





19.12.2018, 17:10


Akabe'ye doğru havalandım. Ürdün 'lü biri JordanPass diye bir şeyden bahsetti ve bunu alırsam turistik yer girişlerimin bana çok daha ucuza geleceğinden ve hatta vize ücreti olan 40$ ında içinde olduğundan bahsetti. Kısıtlı zamanda cep telefonu internetinden hızlıca araştırdım. Öncelikle (umuyorum) Türk vatandaşları vizeden muaf olduğu için böyle bir ödeme yapmayacağım ve giriş ücreti olarak sadece Wadi Rum ve Petra ödeyeceğim. Hatta Wadi Rum 'da ödeme yapılacak hiçbir girişi de yapmak niyetine degilim çünkü kalacağım yerden daha farklı ve özel birşey olmayacak orada.




Ürdün 'ün pahalı olduğundan bahsediliyor, gidince göreceğim. Ürdün dinarı da Amerikan dolarından daha değerli. Ancak gidiş dönüş 24$'a bir uçak bileti almış ve yanıma da sadece 300$ nakit almışken  olabildiğince ucuz seyahat edebilmeyi ve bu biletin hakkını vermeyi umuyorum. Bakalım, inince ve önümüzdeki günlerde göreceğim.




Bir de, bu seyahatin bana güzel gelen bir tarafı, eski öğrencilik zamanlarımı ve ihracat işime ilk başladığım zamanları hatırlatması. Olabildiğince ucuz hareket etmeye çalışıyorum. Uçakta ek ücret ödememek için yüküm  bile yok. Sadece bir küçük çanta ve onun da içinde iki sandviç, dört Snickers ve biraz kuruyemiş. Çanta yok, yük yok, hafiflik ve serbesti var. Çok özlemiştim!




Hakaia Home Hostel, Akabe, 19.12.2018




Bütün uçak boşaldı, en son inenlerden biri bendim. Uçaktan terminale çok kısa mesafeyi yürüdük. Körük yok, Cobus yok. Akabe'de hava gayet yumuşaktı, soğuk hiç değildi.




Terminale girdim. Şeritlerle zig zag uzatılan uzun bir kuyruk salonu doldurmuştu. Hem akşamın zayıf ışığında pek de iyi göremeyen gözlerim nedeniyle, hem de bir şekilde Türk vatandaşı olarak, uluslararası arenada pek bir ayrıcalığa alışkın olmadığımdan, kalabalıkla birlikte bekledim, yavaştan ilerledim biraz. Bu Avrupalılar bekliyorsa biz zaten beklerdik. Vizesiydi, kuyruğuydu, beklemek bizim işimizdi. Sonra kıvrılmış bu kalabalığın ulaştığı, beklediği bankodaki yazıyı okudum; "Visa". Şaşırdım. Hadi biz alışkındık ama bu gariban Avrupalılar neden bekliyordu ki?




Sonra diğer yöne baktim. Pasaport polislerinin içinde oturdugu bankolar o taraftaydı ve önleri bomboştu. Türk ve Ürdün vatandaşları karşılıklı seyahatlerinde 90 gün vizeden muaftı.




Sıradan çıktım. O bir Boeing 737-800 dolusu insanı, kendi sıralarında, birbirlerine sokulmuş koyunlar misali bıraktım. Hepsinden alınan o 40'ar dolar parayı vermiyor ve sırayı beklemiyor  olmanın önemi, pasaport polisi bankosuna yürürken hissettiğim ayrıcalıklı gururun yanında son derece önemsizdi. Son zamanlarda yaşadıklarımız ve maruz kaldıklarımızla  Türk kimliği  öylesine örselenmiş ve hırpalanmıştı ki, bu küçük detay bile omuzlarımı dikleştirdi, yürüyüşümü gururlandırdı. 




Bir uçak dolusu Avrupalı vize kuyruğunda bekliyorken ben, tek Türk vatandaşı, sadece pasaportumu göstererek giriyordum Ürdün'e. En azından kendi adıma söyleyebilirim ki; buna paha biçilemez!




"...Citizens of member nations of the Gulf Cooperation Council, Lebanon, and Turkey may travel to Jordan without visa limits for a maximum stay of 3 months granted per a period of 6 months..."




Wadi Rum, 20.12.2018, Red Mountain Camp




Sabah Akabe'de bir Sloven ve bir Isviçre'li ile kahvaltı ettim. Isviçre'li Luka Sofya'da yaşıyordu ve ondan önemli, güzel şeyler öğrendim.




Seyahat etmek her zamanki gibi harika ve çok güzel yeni kapılar açabiliyor.




Ardından Wadi Rum  minibüsünü buldum. Binmeden evvel güzel bir mango suyu ve sandviç ile öğle yemeği yedim, su satın aldım. Bunların hepsi 1,5 Dinar tutarken, otobüse de 4 Dinar verdim. Otobüs şoförü iyi bir adamdı. Wadi Rum 'a girerken Visitor 's Center'da 5'er Dinar ödeyeceğimizi söyledi ve bu doğru bilgiydi. Ancak giriş kapısında kimse ilgilenmeyince, çaktırmadan devam etti ve bizim 5 dinarlari cebimizde tuttu. Sonra son durakta benim kalacağım Red Mountain Camp'in ilgilisi Sabbah'i cep telefonundan aradı ve çağırdı. 








Genç Sabbah, 4.0 lt eski Zj Grand Cherokee'siyle asfalt virajda spin atarak çıkageldi. Booking'den yaptığım rezervasyona göre, yatak ve kahvaltı 10 dolar bekliyordum. Ama aracıyla getirip götürme için de ekstra 10 Dinar yani yaklaşık 14 Dolar istedi. Pek hoşlanmasam da fazla pazarlık etmek istemedim. Yani toplam 24 Dolara buraya girmiş oldum.




Çantamı bıraktıktan sonra yürüyüşe çıktım. Harika kumtaşı ve çatlaklar, kırmızı renkte kumlar ve sarı , kahverengi renklerde büyük kaya tepeler arasında fotoğraf çektim ve beklediğim o içimdeki tırmanış ateşinin alevlendiğini hissettim.






Kampa döndüğümde Italya'da yaşayan bir Hong Kong'lu kadın, oda arkadaşının Türk olduğunu söyleyerek beni tanıştırdı. Budapeşte 'de yaşayan Selin'le biraz laflamaya başlamıştık ki rehberleri olan Bedevi'nin biri yanaştı, konuşmak istediğini söyleyerek beni kenara çekti. "O benim, ona göre!" kabilinden bir şeyler saçmaladı ve gece boyu aynı şekilde oynadığı komedi bizi epey eğlendirdi.




Odamda bir sandviç ve bir paket kuruyemiş yedim, su içtim. Karnım doymuş ve gerçekten de akşam yemeği yememeyi kafama koymuştum. Kum içindeki, tandır benzeri bir çukurda pişirdikleri tavuk etlerinden güzel bir akşam yemeği hazırlanmıştı ama ben ilgilenmedim. Selin'de yemem  için ısrar etti ama ben gerçekten de istemedim. Derken Sabbah beni dışarı çağırdı ve "Biliyorum sen akşam yemeği için ödeme yapmadın ama lütfen ye. Yemek çok ve ben yemeni istiyorum." diyince, birazda onu kırmamak için bir parça but, biraz salata ve çok az pirinç pilavı aldım.




Hemen yanımızda bir grup Amerika'lı oturuyordu. İçlerinden birinin görme engelli olduğu farkedince, onları da bizim gibi turist sandım. Bu görme engelli ve arkadaşı buraya gezmeye gelmişlerdi herhalde. Enerjisi yüksek ve sakin yerler herkes için iyi olduğundan, engelliler için de iyi olmalı diye düşünüyordum ki, bir başka Amerika'lı yemek tabağı ile yanımdan geçti ve hemen çarpraz karşıma, o görme engelli ve diğer arkadaşının tam karşısına oturdu.




Sarı, eskimiş bir Patagonia ceket ve içinde de yine sarı, aynı marka, kirlice bir polar giymişti. Kafasındaki gri bereyi çıkardı. Kırlaşmış saçlarıyla, uzaktan da olsa çok iyi tanıdığım biriydi. Tesadüf, daha birkaç gün önce Instagram'da ona denk gelmiş ve takip etmeye başlamıştım. Hiç tereddüt etmedim ve sanki tanıdığım bir arkadaşımmış gibi "Hey Timmy!" diye seslendim.




Hemen tanırmışcasına bakan gözlerle bana doğru döndü, selam verdi. Çok sıcak biriydi. Kendimi tanıttım, videolarını severek izlemiş  bir hayranı olduğumu söyledim. Bu adam iyi tırmanıcı ve bence büyük komedyen Timmy O'Neill'di!




Harika bir akşam geçirdik. Timmy gerçekten gülmekten kırdı geçirdi bizi. Ordan burdan, herşeyden konuştuk. Benim kazamdan, Wadi Rum ve enerjisinden bahsettik. Kesinlikle geri dönmem ve tekrar tırmanmaya başlamam için beni motive ettiler.








Agi'ye bir video mesaj vermesini istedim.  Beni kırmadı ve klasik bir Timmy olarak hemen, istekle mesajı verdi. Bir kaç saat önce, tanışırken sadece birkez söylediğim ismimi bile gayet net hatırlayarak kullandı. Gece yatmak üzere ayrıldıklarında tekrar yanımıza geldi. Kesinlikle benim düşündüğümün aynısı olarak, bu güzel yerde karşılaşmamızın, harika kayaların, çölün benim tekrar tırmanmam için çok önemli bir işaret olduğunu, kendisinin de benim tırmanmamı dilediğini söyledi. 




Hayat çok muhteşem, gezmek çok sihirli.  Şu an duygusal olarak çok yüklüyüm. Harika hissediyorum. Fitilim alev aldı. Tırmanışa dönüyorum!




Petra, 22.12.2018




Dün sabah Wadi Rum'dan çıkarak Petra'ya geldik. Bindiğimiz minibüsün temel amacı insanları soymakmış gibiydi. Biz binmeden evvel, Petra'dan Wadi Rum'a gelenler aşağı iniyordu ve kendilerinden istenen çok yüksek ve birbirinden farklı fiyatlar yüzünden birkaç kişi, Amerikan tiplemeli kan emici muavin ile kavga ediyordu. Adam gerçekten saçmalıyordu ve insanlara çantaları olduğu için bu fiyatı ödemeleri gerektiği gibi saçmalıkları bağırarak söylüyordu. Hemen hepsi genç olan yolcular da biraz ürküp, siniyorlardı. 10-12 dinara kadar da para aldığı insanlar oldu ama ben 7 Dinar ödeyen birini de görünce, otobüsteki diğer Türk Selin'e 7 Dinardan daha fazla ödemememiz gerektiğini hatırlattım. Araç hareket edince muavin tek tek herkese nereli olduklarını sorarak not aldı. Sonra önce araç hoparlörlerinden Bulgar milli marşı duyulmaya başladı. Bulgarlar çok mutlu olmuş, alkışlıyor, oynuyor, videoya alıyorlardı. Sonra Istiklâl Marşı başladı. Marşımız bizde saygı gerektirir, sadece camdan dışarı baktık. Iğrenç muavin alkışlarla bizi neşelendirmeye, oynatmaya çalıştı. Kapatmalarını da isteyemezdim ama araç içinde gidiyorduk bir yandan da. Bu muavin beni irrite etmişti.




Sonra iğrenç ve yüksek sesli müzikler eşliğinde Petra'ya vardık. Aşağı indiğimizde önden inenlerle kavga başlamıştı bile. Bizden 8 Dinar istedi. Neden diyerek itiraz edecek oldum, adam yine bağırarak "Bugün cuma, tatil ama biz çalışıyoruz " gibi birşeyler saçmaladı yine. Ben demir leblebiyim, tam horoza keskin dişlerimi göstermeye  hazırlanıyordum ki Selin boşvermemi rica etti. Kişi başı 8 Dinarları edepsizin suratına çarptık ve ayrıldık. Bu arada, 7 Dinar 10 Amerikan Dolarına karşılık geliyor. Fiyatlar çok yüksek, turist öpücüğü çok ağır yani.




Booking'de gördüğümüz en uygun fiyatlı hostel gittik. Günlük 10 Dolar olan fiyatı 18 Dolar yapan adamdan ayrıldık ve şu an bunları yazdığım hostele (Valetine Inn) geldik. Burada kahvaltı ve açık büfe  akşam yemeği de dahil olarak günlük 12 Dolara iki günlük anlaştık. Dün akşam ki yemek gerçekten nefisti! 




Sonra akşamüstü, Tayland'lı bir kız ağlayarak hostele gelmiş. Bahsettiğim şu iğrenç insan müsveddesi muavin de yanındaymış ve bu ağlama üzerine, kızdan para almadığı gibi hostele kadar da getirmiş. O an orada olmayışımın iyi olduğunu düşünüyorum şu an. Kız daha uzun süre ağlamaya devam etmiş, sonra gelen hostel yetkilisi de neden polis çağırılmadığı sormuş  ve Wadi Rum-Petra arasının 2 Dinardan fazla olamayacağını söylemiş.




Dün otele yerleştikten sonra yürüyüşe çıktım. Petra'nın o meşhur, dünyanın yeni yedi harikasından biri olarak gösterilen, kimlere ait olduğu tam tarihlenememiş ama Nebati'lere dayandırılan, Roma İmparatorluğu 'nun da bir dönem geçirdiği anıtlarının girişini buldum. Biraz dolaştım ve girişin 75 Amerikan Doları karşılığı olduğunu öğrendim. Bu gerçekten çok astronomik, şimdiye kadar hiçbir yerde hiçbir şekilde görmediğim, duymadığım bir fiyattı. Evet geldiğimden beri istisnasız herkes, gayet de çirkin şekilde ülkelerine gelen turistleri kandırmaya, onların parasını hortumlamaya çalışıyordu ama bunu en azından Ürdün hükümetinden beklemezdim. Çok şaşırdım. Yerel halk için Petra'ya girmek sadece 1 Dinar iken, turistler icin tam 50 katı, yani 50 Dinardı. Ve bu fiyat benim dünyanın hiçbir yerinde görmediğim, duymadığım şekliyle gerçekten çok yüksekti.




Aşağı doğru yürüdüm ve içeride üç görevlinin telefonlarıyla oynadığı giriş bankosuna yanaştım. Selam verdim ve fiyatı hiç doğru bulmadığımı, son tahlilde burayı görüp görmemenin benim için de pek önemli olmadığını, zaten çok ucuz bir uçuşla geldiğimi ve hemen bütün Ürdünlülerin bitmek tükenmek bilmeyen  kan emme çabasına   öfkelendigimi ve bir benzerini hükümetin de yapıyor olmasına çok bozulduğumu söyledim. Gişe zaten 16:00'da kapanıyordu ve önümde takribi 1,5 saat vardı. "Lütfen  geçmeme izin verin. Sadece su Siq' i yürüyecek, Al Khazneh'i görüp geri çıkacağım." dedim. Siq  1,2 km, benim ricam tek yön sadece 2 km'den ibaretti. Adam bana sempati duymuş olmalı ki, heryerde kamera olduğundan, içeride de ranger (!) ların gezdiğinden ve girişimin tek yolunun o 75 doları  ödemem olduğundan bahsediyordu.




Teşekkür edip ayrıldım ama yeterince seyahat tecrübe etmiş, üçüncü dünyada bolca bulunmuş biri olarak söylediklerinin tek kelimesine de inanmamıştım. Kameralar, rangerler...




Akşam hostelde güzel zaman geçirdim. Harika bir akşam yemeği yedim.




Bu sabah 06:30'da uyandım, 7 yi biraz gece güzel bir kahvaltıya oturdum. Öğle yemeği şeklinde paketlenmiş kahvaltılarını alan bir midibüs dolusu kişi hostelin ücretsiz servisi ile Petra'ya doğru yola çıktı. Ya gelmeden önce 100 Dolar ödeyerek o JordanPass'larını almışlar, onunla gireceklerdi veya kapıda o 75 doları ödeyeceklerdi. 








Genel hatlarıyla tarihi her şeyi, her yeri görmek güzeldir, bundan keyif alırım. Çok güzel yerlerde, müzelerde bulundum, çok önemli yerler gördüm, ziyaret ettim. Ama Petra'da istenen bu çok yüksek rakam beni rahatsız etmişti. Ödeyemeyeceğimden değildi ama net şekilde bunu ödemek istemiyordum. Petra veya başka hiçbir yer benim için buna değmezdi. Görmesem de olurdu!




Ama kendimi biliyorum. Benim iş yapma tekniklerim biraz kendime özgüdür. Birşeyin ucunu bırakmayı, pes  etmeyi hiç sevmem, özellikle de kendi kurallarımı uygulamadan önce. I know all the rules but the rules don't know me. 




Güzel müzik eşliğinde kahvaltımı iyi yaptım. Zaten bir küçük çanta ile çıkmıştım bu seyahate, içinde biraz suyum, bisküvim, kuruyemişim ve Snickers'im vardı. Çantamı sırtıma aldım ve bu günü boş geçirmemek, çevredeki tepelerde yürümek üzere dışarı çıktım. Ama elbette dünden beri aklımda olan, hissettiğim birşey de vardı. Yürüyecek, dün birkaç kişiye sorduğum ve olumsuz yanıt aldığım, bu tarihi alanlara arkadan, başka yerlerinden girip giremeyeceğine bakacaktım. 




Koşu saatimi kayıt moduna getirdim. Otelin bulunduğu yerden 2,5 km kadar asfalt üzerinde devam ettim. Telefonda uydu görüntüsüne kabaca bakmıştım ve uygun gördüğüm bir yerden sol aşağıya doğru inmeye başladım. Buradan devam edebilirsem, Romalilar'dan kalan mezar, tapınak gibi yapıların olduğu ama vadiye ulaşabilirdim.




Ilk bölümler görece kolayken, kısa süre sonra kaya inişleri epey zorlaştı ama ben rahattım. İnişler ve yol bulmalar böyle bir süre devam etti. Ben bir tırmanıcı olunca, karşıma çıkan bu zorluklara pek aldırmıyor, ciddi anlamda da zorlanmıyordum. Ancak evet, burası doğal bir engeldi ve zinde, kaya üzerinde de gayet rahat olmayan insanların bu indiğim yerlerden inmesi pek de mümkün değildi.








Zemin biraz rahatlayınca Bedevilerin koyun, keçi çadırlarına ulaştım. İrili ufaklı çoban köpeklerine denk geldim ve onları yatıştırmak beni yavaşlattı. Yol boyu, eğer aşağıda başka bir giriş varsa ve giremezsem bir şekilde karşı sırtta  görünen evlere doğru yükselerek yürüyüşüme  diğer tarafa doğru devam etmeyi planlayarak devam ettim. Kısa süre sonra bir Bedevî kadın çoban ile karşılaştım. Yolu gösterdi.  Evet doğru yoldaydım ve zaten Nebati'lerden kalan ve Bedevilerin ahır olarak kullandığı kaya odalarına veya bugünün adıyla tarihi eserlere de gelmiştim.  Kısa süre sonra bazı turist ayak izleri de görmeye başladım ve voila! Sextius Florentius mezarına gelmiştim bile. Kısa süre sonra turistler görmeye başladım. Evet, resmi anlamda ve problemsiz şekilde, istenen 75 Doları da ödemeden Petra içine sızmıştım. 








Devam ettim, Sony Nex5'imin pilini bitirene kadar fotoğraf çektim, hemen hemen görülecek her şeyi de gördüm. Saatine göre 5 saat 23 dakikada 17 km de yol yapmış, haritaların verdiği rotaların hemen hepsini geçmiştim.




Neden bu detayları yazıyorum? Petra gerçekten saçma şekilde pahalı. Bu siteye giriş bileti benim paramla 10 Dolar bile etmez! Bu kadar net.




Şimdi hosteldeyim, umduğum güzel akşam yemeğini bekliyorum. Yarın tekrar Aqaba ve gece Sofya ev.


Aşağıdaki paragrafı Facebook'ta 22 Aralık'ta yazmıştım, sildim ama yok etmedim yani. Facebook, sadece düşünceni paylaşmak için bile çok gerzek bir yer!





Pekâlâ, beni tanıyanlar bilir. Biraz gezmisliğim var, çok uç, çok izole üçüncü dünya ülkelerine de çok gittim, pahalı ülkelerde, şehirlerde de bulundum. Hiçbiri için şimdiki gibi birşey söylemediğim gibi, çevremdekileri oralara gitmeleri için de hep teşvik etmişimdir. Ama Ürdün'e ilgili net konuşuyorum; Önemli, özel bir amacınız yoksa Ürdün'e gitmeyin! Gerek yok!  Karşılaştığınız herkes sizi maddi anlamda aldatmaya çalışıyor. Çok üzücü buluyorum bu durumu. Herşey hiç hakolunmadığı şekilde aşırı pahalı. Herkes tutturabildiğini yediriyor, turistlere sadece bu gözle bakılıyor. Halkta gördüğünüz bu durum acı şekilde Ürdün devletinde de mevcut. Petra girişte yerel halkın ödediği rakamın tam 50 katı turistlerden isteniyor. Petra'da girişte istenen 75 doların karşılığı bir şey yok. 75 Dolar nedir yahu? İnanın değmez. Eğer özel bir amacınız yoksa açın internetten güzel, uzun uzun bakın, okuyun. Ben, örneğin tırmanış amaçlı tekrar gelmeyi umuyorum ama havaalanından doğru çöle! 




Ekleme 24.12.18




"Sen bir de şu falanca ülkeye git de pahalılığı gör" diyen, beklediğim klişe, yukarıdaki yazının anlamını hiç kavrayamamış "çok zengin" (!) "çok umarsız", "parayı kolay kazanan" arkadaşlarım için küçük bir ekleme;




Benim bahsettiğim şey pahalılık değil. Bu seyahat benim için, herşeye rağmen astronomik ucuza bile mal oldu diyebilirim. Benim derdim o değil. Bunca yıllık seyahat geçmişim var, iyi kötü maliyet kontrolü yapmayı bilirim. Ama bahsettiğim şey, denk geldiğiniz hemen her kişiyle, hemen her yer ile yaşadığınız, değeri 1 olan şey için sana 15, 30, 50 ödetmeye çalışmaları. Buna mecbur, o rakamları ödemek zorunda olan, çaresiz bir aptal muamelesi görmek bana uymuyor anlıyor musun? Seni bilmem...

22 Ekim 2018 Pazartesi

Cappadocia Short Trail (CST) 38K, 20.10.2018

Çok sevdiğim bölgedeki bu harika yarışa bir kez daha katılma şansı buldum.

Cappadocia Ultra Trail (CUT)119k, Cappadocia Medium Trail (CMT)63k ve Cappadocia Short Trail (CST)38k olarak üç uzunlukta koşulan yarışın, kısa olanını koştum.

Sanıyorum 960 civarı koşucu ile sabah saat 10:00'da start aldık. Havanın yağmur koktuğu ama koşu süresince de hiç yağmadığı, -bence-mükemmel diyebileceğim koşullarda çok keyifli bir koşu oldu.

4:59:52 ile erkekler genelde 158, M40+ yaş grubumda ise 47. oldum. Arzum 4:30 civarları finish görebilmekti ama yapacak çok fazla birşey yok. İlk kez tecrübe ettiğim, yaklaşık yarım saatlik mide bulantısı ve sonrasında inişlerde ağrıyan sağ dizimi de bahane etmemek gerek. Bunlar az çok herkesin başına gelen şeyler ve uzun da sürmediler zaten.

Hep kendimce haklarını teslim etmeye çalıştığım gönüllüler ve organizatör Argeus'a da bir kez daha teşekkür ederim. Ancak bir küçük de eleştirim olacak. Normalde pek eleştirilecek noktalar değil bunlar aslında. Hem ben yapı olarak pek öyle değilim hem de Argeus, Kapadokya ve Aladağlar yarışlarında bizi çok daha iyisine öyle alıştırdı ki, ister istemez bu gözüme battı:

Öncelikle, 2000 kişiye yemek çıkarmak elbette çok zor ve çok ciddi bir iş ama bu yıl özelinde; yemek çeşitleri ve içeriği pek güzel değildi. Yemek kalitesi önceki yıllara göre düşmüştü. Servis personeli işleri, davranışları ve tavırlarında itinalı değildi. Bir de kendi aralarındaki konuşma ve bağrışmaları da buna eklenince, yemek kuyruğundaki bizler kendimizi biraz acayip hissettik açıkcası. 'Jailhouse breakfast' 😅



14 Eylül 2018 Cuma

EuroMoto 2018

   Son beş yıldır gerçek anlamda motosiklete binememiş ve uzunca bir motosiklet seyahati yapamamıştım. Kayda değer sayılabilecek son motosiklet uzun yolu, Romanya'ya gidişimiz Transfagarasan ve Transalpina dağ yollarını büyük bir keyifle geçişimizdi. O seyahatte de aslında bir büyük genel ilke bizi vurmuştu. Hani özellikle dağcılıkta iyi bilinen ve aslında konfor ortamından uzaklaştığın hemen her aktivitede geçerli olan "yeni şeyler denememe veya öncesinde anlayıp, çözüp, sindirmeden yeni bir malzeme veya tekniği, asıl olayda kullanmama" ilkesi vardır ya, işte bunun aksine motorumun Akrapoviç egzozlarındaki susturucuları (DB Killer) seyahatten önce sökmüştüm. Şehir içi kullanımlarda  etkiyi aslında pek hissetmemiş olacaktım ki, Kayseri'den Romanya'ya kadar gazlamış, sonrasında dağ yollarına sarınca gürültülü egzozun verdiği rahatsızlığı hissetmeye başlamış ve neticede susturucular da yanımda olmadığından, seyahati de kısa kesmek zorunda kalmıştık. Neyse, sonuçta 2013'ten beri bu ölçüde ve mesafelerde motora binemiyordum. Bana dair sebepler ve oğlumuzun dünyaya gelişi gibi etkenlerle, küçük kısa sürüşler dışında motosiklete pek binememiştim.

   Motosiklete biniş amacı olarak, herkesin bilebileceği, süslü sözlerle insanları etkilemek isteyen bazı Starbucks filozoflarının söyleyebileceği hemen herşey elbet benim için de geçerlidir. Ancak benim motosikletten, biraz daha sportif kafada sürüş beklentim, bahsettiğim bu beş yılda hepsine ağır basmış, seleye oturup uzun, ardışık birkaç gün, en azından bir hafta boyunca mesafe almak niyetine dönüşmüştü. 

   Bilhassa son iki yıldır aklımda olan tekrar Gürcistan'a ama motor üzerinde solo olarak (daha evvel iki kez gitmiştik ama arkamda Agi ile birlikte ve yüklü olarak) gidip, daha çok stabilize dağ yollarında sürme fikri bir şekilde gerçekleşememiş ve yukarıda bahsettiğim duruma getirmişti. Elbette hayatta her zaman herşey ve de istediği gibi olmaz insanın ama fırsatları da değerlendirmek lazım. Yine Sofya'daki takvimimiz arasında, altı günlük bir pencere görünüyordu. Daha evvel motosikletle tekrar gelmeye karar verdiğim Karadağ ve diğer Adriyatik Sahil yolunun bir kısmı, buradan rahatlıkla haftasonu bile gidebileceğim mesafedeydi. Her ne kadar bu yaz Sofya'da oldukça serin ve yağışlı geçmekteyse de, biraz da Agi'nin teşvikiyle 5 Eylül öğleyin motorun üzerindeyim işte!
   Sırbistan'a girdim. Avrupa'ya bağlanan ana arter ve aslında biraz keyifsiz bir yol üzerindeydim. Yol Türkiye'den Avrupa'ya dönen gurbetçilerle doluydu. Belgrad civarları başlayan ciddi de bir yağmur altındaydım ancak yine de sürüşten keyif alıyor  ve bu yarım ilk günde mümkün olduğunca mesafe almak istiyordum.

   Sırbistan'ı geçip, Hırvatistan'a girdim. Otoban'dan çıkıp Slavonski Brod'da, nehir kenarındaki güzel bir hostelde geceledim.

   Ertesi gün tekrar otobana girdim. Hırvatistan'dan sonra, dünya güzeli Slovenya bir çırpıda bitiverdi ve Trieste üzerinden İtalya'daydım. Yine ağır bir yağmur altında Dolomitler'e doğru tırmandım. Benim için özellikle harika bir bölgedeydim, kıvrım kıvrım yollardan da çok keyif alıyordum ama yağmur ve bulutlar  nedeniyle dağları pek de göremedim. Cortina D'Ampezzo'ya ulaştım oldukça pahalıydı. İnternetten baktığım oteller -benim için- yüksek fiyatlıydı ve yanımdaki uyku tulumunu da özel ve acil durumlar için taşıyordum. Yani tüm gün gazladıktan sonra bir de kamping aramakla uğraşmak istemiyordum. 17 lt benzine verdiğim 30 Euro'da tuzu biberi olmuştu, rotayı tekrar yokuş aşağı çevirdim ve 5-10 km geride, yol üzerinde gördüğüm küçük köylerden birinde, yol üstü hoş bir otel buldum.

   Sabah geciken kahvaltı ardından yine Trieste'den geçerek Slovenya 'ya girdim. Slovenya gerçekten çok hoş bir ülke ama sadece güzel doğa veya şehirler anlamında söylemiyorum. Slovenya'nın sanki her parçası peyzaj mimarının elinden geçmiş gibi. Kısa süre ve tabii ki yağmur atında Slovenya'dan çıktım ve tekrar Hırvatistan'a girdim. Rijeka'da da artık Adriyatik'e kavuşmuş, o nefis kıvrımlı sahil yoluna girmiştim. Günü Zadar'daki bir hostelde erken sonlandırdım. Aslında daha devam edebilirdim ama bugün Zadar'da uyumayı planlamıştım. Polonya'lı bir bisikletçiyle akşam yemeği yedik ve uyudum.

   Kahvaltı verilmeyen yerlerde daha rahatım sanki, sabah kalkıp istediğim saatte yola çıkıyorum. Normalde bu gibi seyahatlerde beslenme sistemim biraz değişiyor. Sabah kahvaltısından sonra akşama kadar yemek yemez, sadece bol su içerim. Ama kahvaltı olmadığı zaman da genelde çok erken başlayabiliyorum sürüşe ve öğleyin birşeyler yiyorum. Kahvaltılıklar veya yemek, benim normal standardım yani. Yola koyuluyorum. Split, Dubrovnik, Kotor, Budva ve bol virajlı sahil yolu. Dünden beri yağmur da kalmadı artık, bu çok iyi. Yağmurun bana en dertli gelen tarafı tam vücut yağmurluğumu giymek ve çıkarmakla uğraşmak. Aksi takdirde yağmur çok delice yağmadığı sürece hızımı önemli ölçüde etkilemiyor, yollar zaten hep viraj. 

   Akşamüstü Arnavutluk'a giriyor ve Skhoder'de bir hostele yerleşiyorum. Burada da güzel insanlar ve arkadaş olduğum bir Türk çift de var. Ertesi sabah zaten geç saatte olan kahvaltı, biraz daha gecikiyor. Semih'le gece saat ikiyi geçen muhabbetimiz sabah da devam ediyor ve ben oldukça geç ayrılıyorum hostelden. Niyetim bugün eve dönmekti ama yaklaşık 700 km'lik bugünkü mesafeyi, daralan zaman ve uyku eksikliği nedeniyle işkenceye çevirmek istemiyorum. Daha önce de bir gece kaldığım, Makedonya'nın göl kenarındaki Ohrid şehrinde, 300 km sonra uyku ve dinlenme molası veriyorum. Bu arada  İtalya'dan güneye inerken fiyatlardaki gevşemeye, ucuzlamaya örnek olması açısından yazıyorum, Ohrid'de kaldığım kahvaltısız ama süper hostel/pansiyon sadece 6 Euro!

   Artık kalan sadece son 400 km yi alıp eve varıyorum. Toplam 5 sürüş gününde 3300 km civarı, çok bol ve harika virajlı, bol yağmurlu ama motora da doyuran bir seyahat oldu. Bu kısa ama benim için keyifli seyahati Facebook ve Instagram üzerinden takip eden, mesaj ve aramalarıyla destek olan herkese bir kez de buradan teşekkür ederim. İyi ki varsınız!





21 Mayıs 2018 Pazartesi

Lastik ve akü de tamam...

Ktm 640 Adventure'ın lastiklerini değiştirdim. Bu kez Metzeler Karoo 3 tercih ettim. Aslında yerli lastik markası Anlaş Capra X almak istiyordum ama maalesef bu motor ebatlarında mevcut değildi. Fiyatı da çok uygun olan Capra Extreme almayı da düşündüm ama diş yapısı itibariyle toprağa çok daha yatkın, haliyle de asfaltta daha az güvenilirdi. Mitas'lar stoklarda yoktu ve alabileceğim lastik alternatifleri çok azalmıştı. Ancak Karoo 3 asimetrik deseni, okuduğum/izlediğim yorumları ve 60/40 % yapısı (yol/toprak) ile parlıyordu. Kararımı bu yönde kullandım.



Ön lastiği, gerçekten çok zorlanarak da olsa değiştirmeyi başardım. Ama o kadar zorlanmıştım ki 140'lık arkayı değiştirmeyi göze bile alamadım! Bu lastik değiştime işinde oldukça yetkindim eskiden. Öyle ki, beraber sürdüğümüz başka arkadaşların ki de dahil, (kendi lastiğim gece saat 01 sularında olmak kaydıyla) bir günde 3 kez, Toros'ların yükseklerinde değiştirdiğim olmuştu. Evet o lastikler daha yumuşak toprak lastikleriydi, evet o günlerin üzerinden çok zaman geçti, evet bu Karoo 3 ler daha sert hamurluydu... Evet, her üçü de geçerliydi ama mazeret göt gibidir, herkeste bulunur :) Arka lastiği alıp, sanayiye indim. Bir pazar günü açık bulabildiğim lastikçi sökmek için makinesine jantı uyduramayınca, iki kişi kan ter içinde, tokmak falan da kullanarak üstesinden zorla gelebildiler.

Denemediğime çok mutlu oldum! :)

Geçen yıl aldığım Exide akü, çok iyi baktığım halde, bozuk statör yüzünden defalarca kez  tamamen boşalmıştı. Artık performası çok düşen akünün asit tamamlamasını da Kasım Usta yapmıştı ama birkaç gün sonra asitin dışarı taştığını ve akünün artık öldüğünü farkettim.

Bu kez Skyrich Lityum Ion akü tercih ettim.


Cep telefonuma mesaj geldiğinde hemen kargo ofisine gittim. Görevli arkadaş kargomu ararken 'yaklaşık şu büyüklükte, ağırca bir kutu olacak. İçinde akü var' dedim ama arkadaş, kargo firmalarının bildiğimiz naylon zarf poşeti ile geldi. Evet üzerinde ismim yazıyordu ve başka da kargo beklemiyordum bugünlerde ama bu torbanın içinde akü olduğuna inanamadım. Ağırlığı 'yok gibiydi'!


Evet, sadece 970 gr, son derece güçlü, üzerinde  ışıklı seviye indikatörü de olan bu akü kağıt üzerinde çok şey vaad ediyor ve eldeyken de insanı çok iyi hissettiriyor. Şimdiye kadar kullandığım en iyi akü, tabii ki Yuasa idi. Ama bu Skyrich Li-Ion ağırlık ve fiyat açısından Yuasa'dan bile çok daha iyi! 

Bakalım, son yorumu zaman belirleyecek...