17 Ağustos 2015 Pazartesi

Aladağlar Sky Trail 2015

Her ne kadar en baştan, 8 ay önce kayıt yaptırmış ve zamanı gelinceye dek yeterince hazırlanabileceğimi düşünmüş olsam da, Agustos ayı ortalarına yaklaşırken maalesef hiç mi hiç hazır değildim. Evet, Raidlight ana sponsorluğu, Ordos ve Argeus organizasyonuyla hazırlanan Aladağlar Sky Trail zamanı gelmiş çatmıştı. Bense kelimenin tam anlamıyla "sıfır" hazırlık durumundaydım ve son aylarım yoğun bir bel ve omuz ağrısıyla ziyan olmuştu.

Yarıştan üç gün kadar önce, aracım tırmanış malzemeleri, kamp malzemeleri, masa, sandalye ve bisikletle yüklü vaziyette Aladağlar'a, daha çok tırmanış amaçlı şekilde ulaştım ve Çukurbağ Köyü'ndeki Aladağlar Camping'e yerleştim. Burası dost ve arkadaşlarla doluydu. Detaya girip yazmayacağım ama hepsine varlıkları için teşekkür ederim.

Tabi bu arada, benim bu şartlardaki yarışla ilgili ana kararım, hiç olmazsa start almak ve havayı koklamak şeklindeydi. Diğer yarışmacıların ve arkadaşlarımın da ne kadar iyi hazırlandıklarını gördükten sonra yarışın tahmin ettiğimden de zor olacağı kesinleşti.

Bir gün önce


"Baslarsan, bitirirsin", "Seni biliyoruz", "Dağda 45 km mesafe sadece yuruyerek bile 12 saatte biter" vb, yüksek tahrikli gazlamaları aldıktan sonra bile, 3723 m. lik Emler zirveye tırmanacak, ardından tekrar 3000 m civarlarındaki Yedigöller'e inip ardından tekrar 3400 m civarlarındaki MTA Tepe'nin üzerinden geçecek olan bu yarış 45 km yi 12 saatte tamamlamayı gerektiriyordu.

Yarıştan hemen önceki gece uyku tutmadı, sadece sabaha karşı 1 saat uyuyabildim. Bu durumu, 20 yıldan fazla bir zaman önce dağcılığa ilk başladığım zamanlardan beri yaşamamış ve hatta hissiyatını unutmuştum.



Uyuyamadım, çünkü sebep sadece yarışın oldukça zorlu olması değil, benim gariban, yerlerde gezen fiziki durumumdu.

Start almaya, Demirkazık Köyü'nden Çelikbuyduran'a kadar üç saat civarı bir sürede çıkabilirsem eğer, burada kendimi dinlemeye ve dönüp dönmemeyi orada saptamaya karar verdim.



15 Ağustos 2015 günü sabah saat 06:00'da start aldık. Kayıt yaptıran toplam 160 sporcu içinden 111'i start çizgisindeydi ve elbette fit grup bu noktadan itibaren koşamaya ve bizden ayrılmaya başladı.

Bense en arkadan ve yürüyerek başladım. Daha sonra ve bilhassa eğimde yükseldikçe kendimce bir tempo tutturdum ve hatırı sayılır bir grubun önüne geçebildim. Çelikbuyduran'a kadar bu şekilde ve iyi hissederek devam ettim. Çelikbuyduran CP'de hızla bir şeyler atıştırırken, orada gönüllü olan Bora Maviş'in yüzünde kocaman bir gülümsemeyle beni kucaklaması müthiş bir motivasyon oldu.

Devam edip Emler Zirve'ye ulaştım. Burada da aynı sıcak karşılama Alper (Kobra) Kabran'dan geldi. Buraya kadar herşey "benim  açımdan" fevkalade gidiyor ve CP'lere zaman tasarrufu yapmış olarak girmemi sağlıyordu. Bu şekilde, her ne kadar sonlara doğru çok yorulacak olsam da yarışı 12 saat limiti içinde tamamlayabilecek gibiydim.

Ardından Emler'in sırt hattını devam ettim ve bir müddet sonra aşağı doğru inmeye başladım.

Ve işte bu kısımda antrenmansızlık ve hazırlıksızlığın ilk işareti flaş yapmaya başladı. Ameliyatlı dizim ve antrenmansız zavallı bacaklarım yokuş aşağı hızlanmama imkan vermiyordu. Elbette ki hızlanabilirdim ancak mevcut bu durum kötü bir bilek burkma ve sakatlanmanın habercisiydi. En azından bunu öngörecek kadar tecrübe sahibiydim.

Yukarı çıkışta bir bir geçtiğim hemen herkes aşağı inerken beni geçti. Bu oldukça moral bozucu bir durumdu ancak yine de Direktaş CP'ne 1 saat kazanımı koruyarak ulaştım.

Direktaş ardından, Hasta Hoca'nın Yurdu'na devam ettim. Buradan Maden CP'ne ulaşmak için MTA Tepe'ye yükselen uzun yamaca sardırdım. Burada da  aramızda büyük mesafe olan, sanırım 4 yada 5 kişiyi yakalayıp geçtim. Zirvede bir dost yüz ve sıcak kucaklama daha beni bekliyordu. Arif Mithat Amca.

Vakit kaybetmeden aşağı yollandım. Durum yine aynıydı, iniş  benim için dik ve uzundu. Elbette çok sayıda koşucu burada beni geçti. Bilhassa düzde ve hafif yokuş aşağı koşabilmek için kendimi hala uygun hissetsem de, kondüsyon eksikliği ayak bileklerim ve dizlerimi, adımlarda korumama kesinlikle izin vermiyordu. Yürümeli ve bacaklarıma çok yoğun şekilde konsantre olmalıydım.

Bu beni gerçekten yavaşlatıyordu ve koşunun bundan sonrası tamamen iniş yönlüydü. Evet, bu aslında işi kolaylaştıran bir durumdu ama bu benim için geçerli değildi.

26. km civarlarındaki Maden CP'ne (Meydan Yayla) ulaştım. Organizatorun bu etap (Direktas-Maden) için verdiği yaklaşık 9 km mesafeye inanamadım, hala da inanmıyorum. Kesinlikle ciddi miktarda daha uzundu. Bu yanıltıcı bilgi nedeniyle cepteki 1 saati de iyi kullanamadım. Maden CP'de sanırım bunun büyük kısmı belki de tamamını harcamıştım.

Devam ettim, Karagöl üzerinden aşağıya doğru inişi sürdürdüm. Çok hoş, benim için ferahlatıcı bir yağmur altında, kendime hakim olmaya çalışarak devam ettim.

Çok yavaşlamış ve zaman harcar olmuştum ama keyfim gerçekten yerindeydi. İnsanlar beni sollamaya devam ediyorlardı ama ben hiç dert etmiyordum. Kendimi bulutların üzerinde gibi hissediyordum.

Bir süre sonra, Pınarbaşı CP'e zamanında girebilmek için son yarım saatim kalmışken Duygu Başoğlu bana yetişti. Güzel bir sohbetle yürümeye devam ettik. CP'e gecikeceğimiz belliydi ancak bir önceki CP'de Duygu'ya, "biraz gecikmeye tolerans sağlanabileceği" söylenmişti.

Çok rehavete kapılmamış olsak da Pınarbaşı CP'e 23 dk geç girdik. "Son CP olduğu için10 dk ya kadar tolerans tanıyacaktık" dediler ve haliyle burada bizim yarışımız da sonlandı.




Son yıllarda yaşadığım ameliyat ve kaza benzeri olayların ardından, kesinlikle hiç bir şekilde hazırlanamadığım, Aladağlar'ın 3000 m üzerine çıkan, 45 km lik böyle bir yarışın, 35 km sini  11 saatte tamamlamış olmak benim için gerçekten harika bir kişisel tatmin, keyif ve zafer anlamı taşıyordu. Son 10 km için traktör römorkuna bu tatmin ile bindim.

Dağevi'ne geldiğimizde meraklanmış sevgili arkadaşlarım grup halinde beni bekliyorlar, çok içten bir şekilde ve biraz da hayretle beni kucaklıyorlardı.

Hepinizi çok seviyorum, iyi ki varsınız!

Yarışın birincisi, bu 45 km'yi 5,5 saat gibi ve arkadaşlarım da 9 saat civarları bitirmişlerdi. Ben bitirememiştim evet ama bu faaliyetle gerçekten hayatta olduğumu, henüz bitmediğimi hissettim. Harika bir duygu!

Final Sıralaması






NoStationTotal
Distance (km)
Distance to
Next Station (km)
Total
Ascent (m)
Ascent to
Next Station (m)
Total
Descent (m)
Descent to
Next Station (m)
Time
Limit (hrs)
Facilities
StartDemirkazik Village-11.9-1860-110-
1.Celikbuyduran11.95.718603401106705:00
2.Direktas17.69.122006107806656:30
3.Maden Yayla26.78.6281016514459459:00
4.Pinarbasi35.310.42975130239071510:30
FinishDemirkazik Village45.70.03105-3105-12:00



10 Ağustos 2015 Pazartesi

Haber pek komik!

Ama komik detaylarına girmeyeceğim.

İran'lılar, başladıkları bir yarım işi "tamamlamak" için tekrar gelmişler. Başladıkları iş mi? Bakın 2009'da burada ne yazmışım.

Şu sıcakta, akşam akşam hiç güleceğim yoktu! :)))

18 Ay sonra...



6 Agustos 2015 geç öğleden sonrasi, arabama binip Erciyes Sutdonduran Yaylasi'na ciktim. Artik, küçük otomobillerin bile rahatlikla çıkabileceği bir toprak yol mevcut.



Kısa aksamüstünü, çevrede takılarak geçirdim ve gecelemek üzere tekrar araca bindim. Çadır kurmakla uğraşmak istemiyor ve araç ile gelmiş ve yalnizken de bu konforu kullanmak istiyordum.





Yemek yapma, rahat rahat oturarak yemek yeme gibi işleri hallettikten sonra, uzunca kitap okuyup arka koltuğa kıvrıldım ve kendimi uykuya bıraktım. Gayet rahat bir uykuydu. Öyle ki, bir ara uyandığımda saate baktım ve 04:30 olduğunu farkettim. Geç bile sayılırdı,çadırda yatıyor olsam, gece boyu defalarca kez uyanırdım herhalde.

Su ısıttım, yarım fincan kahve içtim ve yola düştüm. Gecenin karanlığı kırılmaya başlamıştı ve fenere ihtiyaç duymaksızın işlerimi halledebiliyor, önümü görebiliyordum.

Yükseldim, kuzay yamacı sağ tarafında bulunan kar-buz kulvarına sardırdım. Bir süre sonra yukarıdaki bele ulaştım ve burada krampon, kazma gibi aletlerden kurtularak birşeyler yedim. Ardından sırt hattını takip ederek, 7 Agustos 2015 tarihinde, bir kez daha zirveye ulaştım.

Bilirsiniz, bu ve benzeri çıkışlar genelde çok yazmaya deger gelmez bana. Ancak bunun soyle bir anlamı vardi: 22 Subat 2014'te gecirdigim kazanın 18 ay ardindan, daha evvel yapmaya kabil olsam da bir sekilde ve cesitli sebeplerle ilk kez gercek anlamda bir dağa dönüyordum. Kendimle yalniz kalıyor, doğayı tanıyor, alpinizmi yeniden yaşıyordum. Alpinizme dair çok basit bazı şeyler de bile ne denli köreldiğimi, paslandığımı farkettim.

Dağ -benim için- harikaydi! Soğuk değildi, sıcak değildi. Güneş yoktu, yağmur yoktu, rüzgar yoktu. Enfesti.




25 Temmuz 2015 Cumartesi

Honda CRF1000L Africa Twin



Hemen hicbir yeni motor/otomobil ben de hayranlik/asiri begenme tepkisi olusturmaz zaten. Begenemedigim. gozume, gonlume hos gelmeyen yanlar buluveririm elbet. Ama sonradan sonraya, daha cok begenmeye baslarim. Bilmiyorum, belki de bu benim kisisel "defom".

Genel anlamiyla olumlu ve olumsuz soylenenler, DCT elestirileri, "990 yapmis adamlar abi" argumanlarinin hepsi bir kenara, Japonlarda gormus oldugum guzel sey,  bir kez daha tekrarlanmis.

2015 yilinin gerekleri (estetik kaygi, teknolojik deger vs) elbette yer almis ama gorgusuzce bir frapanliga kacilmamis. Iste bence en onemli nokta burasi! Yoksa "AT efsanesi" "Airhead GS efsanesi" vs hikaye bence.


Honda bunu daha guclu yapamaz miydi?
Honda bunu daha buyuk hacimde yapamaz miydi?
"Hem hacmi buyuk olsun, hem 150+ Hp olsun, hem de "en (!?)" olsun" dememisler. Guzelligi burada bence, tevazu var!

Sibumi'yi bilir misiniz?

Bence bu motoru ve mantigini guzel anlatan bir felsefe...

"olagan gorunum altinda yatan gizli ustunluk...
o kadar dogru bir soz ki, cesaretle soylenmesine gerek yok...
o kadar dokunakli bir olay ki, guzel olmasina gerek yok...
o kadar gercek ki, sahici olmasina gerek yok...
bilgiden cok anlayis...
ifade dolu bir sessizlik...
kendini kanitlama geregi duymayan alcakgonulluluk...
zarif bir basitlik...
buyuk bir ruhsal rahatlik ama pasiflik degil...
hakimiyet pesinde olmayan otorite...
elde edilemeyen ancak kesfedilen...
bilgilerden gecip basitlige varmis..."

Detay ve foto kaynagi mcnnews

14 Temmuz 2015 Salı

Aleko - Bistritsa, 12.07.2015

Yeni bir bisiklet edindim.

Amacima ve butceme uygun, XC yapisindan ve ozellikler acisindan epey yuklu birsey...


Ufak tefek ayarlari yaptiktan sonra, ilk surus olarak Sofya'da Vitosha Dagi uzerindeki Aleko Dag Evi'nden asagi, Bistritsa Koyu'ne dogru inmek istedim.

Vitosha uzerinde pek cok bisiklet rotasi ve yuruyus patikalari var. Uzunluk ve zorluk acisindan hangisini sececegime karar vermek zor olmadi aslinda ama bunun pek de dogru olmadigini sonra gorecektim. "Ilk surus kisa ve yokus asagi olsun cok yormasin" diye dusunmustum cunku.

Derken, Alman Lidl marketlerinin guzel bir hizmeti olan servis otobusune bindim.




Bir saatlik yolculuk ardindan otobusten indim ve sectigim rotaya dogru yoneldim.



Onceleri, gerek bindigim servis ve gerekse butun dag bisikletli ve yuruyuscu doluyken, girdigim patikanin oldukca issiz ve bozuk zeminli olmasi bir soru isareti olusturmadi degil. "Bir sure sonra acilir, duzelir herhalde" diye dusundum.


Devam ettikce cok guzel yerlere geldim elbette, nefisti.





Derken, bir sure sonra bu guzel cevreye cok bakamaz, patikayi bile goremez oldum. Benim boyumdaki otlar patikayi kapatmis, gormeyi takip etmeyi zorlastirmisti. Ama asil problem de bu degildi toplamda 40'a yakin yerde devrilen cam agaclariyla patika kesilmisti. Bisikleti sirtlanmak veya agacin altindan gecirmek zorunda kaldim. Surus yalan oldu yani.





Burasi bir milli park oldugundan hicbir sekilde agac kesilemiyor. Sonra yol biraz acilir gibi oldu.



Tam keyif almaya basliyordum ki... Bir kucuk kanal uzerinden sicradim, arka tekeri diger yanda tasa caktim ve:





Anladigim/ogrendigim konular;
- Butun dag bisikletci doluyken neden ben burada yalnizim?
- Kendinden yapisan yama kullanmakla vaktini ve eforunu araya vermeyeceksin
- Yeni bisiklet cazir cuzur nasil cizilir

Sonuc, herseye ragmen keyifli ve guzeldi. Evden-eve toplam 35 km nin  cok buyuk kismini yokus asagi yaptigimdan hic yorucu olmadi. Tabi bisikleti indir kaldi yaptigim kisimlarin haybeye enerji sarfiyatini saymazsak...

10 Temmuz 2015 Cuma

İNSAN TÜRÜNÜN TARİHİNDEKİ EN BÜYÜK HATA

Kaynak, adilhan.com

Orjinali

İnsan Türünün Tarihindeki En Büyük Hata
(The Worst Mistake In The History Of The Human Race)

Bilim, kendimiz hakkında sahip olduğumuz abartılı imajda tarih boyunca pek çok kez dramatik boyutta değişikliklere sebep oldu. Astronomi gösterdi ki dünyamız evrenin merkezi değil, aksine milyarlarca gök cisminden sadece bir tanesi. Biyolojiden öğrendik ki bedenimiz bu haliyle bir anda (damdan düşer gibi) yaratılmadı, milyonlarca tür ile birlikte evrimleşen canlı türlerinden sadece birisiydi. Şimdiyse arkeoloji bir kutsal inanışı daha yıkıyor: İnsanlığın son milyon yıllık tarihinin uzun bir ilerleme hikayesi olduğu inanışı. Özellikle de son bulgular, aslında daha iyi bir hayata ulaşmamızı amaçlayan tarıma geçiş kararımızın, bizi asla kurtulamadığımız  bir felakete sürüklediğini gösteriyor. Tarım ile birlikte varlığımızı lanetleyen büyük sosyal eşitsizlik, cinsiyet eşitsizliği, hastalıklar ve despotizmle tanıştık.


İlk başta bu yenilikçi yorumun karşısında olan kanıtlar günümüzde reddedilemez gibi görünebilir. Neredeyse her alanda orta çağ insanlarından daha ilerideyiz, onlar mağara adamlarından daha ilerideydi, mağara adamları da insansı primatlardan. Sadece avantajlarımıza bakalım. Tarihteki en çeşitli ve bol gıda kaynaklarına sahibiz, en iyi aletler ve malzeme bizim, çok daha uzun süre yaşıyoruz. Çoğumuz açlık ya da yırtıcı hayvan gibi tehlikelerden uzak. Enerjimizi petrol ve makinelerden sağlıyoruz, terleyerek değil. Günümüzde herhangi bir teknoloji karşıtı bile hayatını bir mağara adamı, orta çağ köylüsü ya da insansı maymun ile değişir miydi?
Geçmişimizin büyük kısmında avcılık ve toplayıcılık ile geçiniyorduk: Vahşi hayvanları avlıyor ve yabani meyve – sebzeleri topluyorduk. Filozofların geleneksel olarak nahoş, kaba ve kısa bir hayat olarak gördükleri bir hayat türü. Bu görüşe göre aç kalmamak için her gün nefes almaksızın yeni bir mücadele başlıyordu, çünkü  hiç bir besin yetiştirilmiyor ve çok azı saklanabiliyordu. Bu ‘zavallı’ durumdan kaçışımız sadece 10 bin yıl önce mümkün olmuştu, dünyanın değişik kısımlarında bitkiler ve hayvanlar evcilleştirilmeye başladığında. Tarım devrimi günümüze kadar geldi ve sadece az sayıda avcı & toplayıcı kabile kaldı.

Benim de yetiştiğim ilerlemeci (progressivist) bakış açısından bakıldığında “Neden avcı toplayıcı atalarımızın tamamına yakını tarıma geçiş yaptı?” sorusu saçma bir soru olarak gözükür. Elbette tarımı benimseyeceklerdi çünkü tarım, daha az emekle daha çok besin elde etmeyi sağlamanın verimli bir yoluydu. Ekilmiş tohumlar aynı boyutlardaki bir arazide dağınık olarak bulunan yabani kökler ve yemişlerden çok daha fazla mahsül veriyordu. Yemiş aramaktan ya da yabani hayvanları kovalamaktan yorgun düşmüş bir avcı toplayıcı topluluk hayal edin, bunların bir tarlayı ya da otlaktaki bir evcil koyun sürüsünü gördüğünde tarımın avantajlarını anlaması kaç milisaniye sürerdi?

Hatta ilerlemeci görüş, bir kaç bin yıl önce sanatın ortaya çıkmasını da tarımın faydalarından biri olarak anlatacak kadar ileriye gider. Mahsüller saklanabildiği için, ve bir meyveyi bahçeden toplamak yabanda aramaya göre daha az vakit aldığı için tarım bize avcı toplayıcıların asla sahip olmadığı boş zamanları vermişti bu görüşe göre. Böylece Parthenon’u inşa etmemizi ve B-Minör Ayin’i bestelememizi sağlayan tarımdı.
İlerlemeci görüş gerçekten iddialı gözükse de, ispatı aslında gerçekten zor. 10 bin yıl önce insanların hayatlarının avcı toplayıcılığı bırakıp tarıma geçerek iyileştiğini nasıl ispat edeceksiniz? Yakın zamanda, arkeologlar ilerlemeci görüşe (şaşırtıcı şekilde) hiç de uymayan sonuçlara dolaylı testler sonucunda ulaşmaya başladı. Dolaylı testlere bir örnek: Yirminci yüzyıl avcı toplayıcıları gerçekten de günümüz çiftçilerine göre daha mı kötü durumda? Örneğin dünyanın değişik bölgelerine yayılmış düzinelerce -sözde ilkel- gruplardan biri olan Kalahari Çalı adamları (Bushmen) hayatını bu şekilde devam ettirmekte. Gerçek öyle ki bunlar çiftçi çağdaşlarına göre çok daha fazla boş vakte sahipler, çok daha iyi uyuyabiliyorlar ve çiftçilikle geçinen komşularından çok daha az çalışıyorlar. Örneğin yemek edinmek için harcanan süre Çalı adamları için haftada 12 ila 19 saat,  Tanzanya’daki Hadza göçebe grubu için de 14 saatin altında. Bir Çalı adamına neden komşu kabile gibi tarım yapmadıkları sorulduğunda cevabı şu olmuştu: “Neden tarımla uğraşalım ki? Dünyada bu kadar çok mongongo cevizi varken.”

Çiftçiler pirinç ve patates gibi yüksek karbohidrat içeren besinlere yoğunlaşırken, günümüz avcı toplayıcılarının yabani meyve-sebze ve hayvani gıdalardan oluşan diyeti çok daha fazla protein ve çok daha dengeli bir besin karması oluşturmakta. Bir çalışmada Çalı adamlarının günlük besin alımında 2140 kalori ve 93 gram protein bulunduğu ortaya çıktı. Bu miktar onların beden ağırlığına göre önerilenden de daha fazlaydı. 75 türün üzerinde yabancı bitkiyle beslenebilen Çalı adamlarının, 1840 patates kıtlığında binlercesi hayatını kaybeden (tek bir gıdaya bağlı yaşadığı için, ç.n.) İrlandalı çiftçiler gibi açlığa mahkum olarak ölebileceklerini düşünmek neredeyse imkansız.
Sonuç olarak en azından hayatta kalan avcı toplayıcıların yaşamı hiç de nahoş ve tatsız değil, üstelik çiftçi komşularının onları en kötü topraklara sürmüş olmasına rağmen. Ancak günümüzün avcı toplayıcıları son binlerce yıldır çiftçi komşularıyla omuz omuza yaşadıkları için bize tarım öncesi gerçek koşullar hakkında sağlıklı bilgi veremez. İlerlemeci görüş uzak geçmiş hakkında kesin bir yargıda bulunuyor: “Tarıma geçtikten sonra ilkel insanların yaşam koşulları da iyileşti.” Arkeologlar bu geçişin tam olarak ne zaman olduğunu tarih öncesi atık alanlarındaki bitki kalıntılarını yabani olanlar ve yetiştirilmiş olanlar şeklinde ayrıştırarak tespit edebiliyor.

Tarih öncesi çöpleri üretenlerin sağlık durumu nasıl tahmin edilebilir, ve böylece ilerlemeci görüş doğrudan sınanabilir?  Bu soru ancak geçtiğimiz yıllarda yanıtlanabilir hale geldi. Paleopatoloji adlı bilim dalı sayesinde. Bu bilim dalı tarih öncesi beden kalıntılarındaki hastalık belirtilerini inceliyor.
Bazı şanslı durumlarda, paleopatologlar neredeyse günümüzdeki bir patolog kadar çalışma malzemesine sahip olabiliyor. Örneğin, arkeologlar Şili çöllerinde sağlık durumları otopsiyle belirlenebilecek kadar iyi durumda mumyalaşmış bedenler buldu (Discover, Ekim 1987). Ve Nevada’nın nemden uzak mağaralarında yaşamış Amerikan yerlilerinin atıkları bağırsak kurtlarının ve diğer parazitlerin tespitini mümkün kılacak kadar iyi durumdaydı.

Çoğunlukla yapılacak bir çalışma için tek kalıntı insanların iskeleti olur, ancak iskeletlerden de şaşırtıcı miktarda çıkarım yapılabilir. Öncelikle bir iskeletten sahibinin cinsiyeti, ağırlığı ve yaklaşık yaşı anlaşılabilir. Pek çok iskeletin bir arada bulunduğu ender durumlardaysa, hayat sigortası şirketlerinin yaptığı gibi yaşa bağlı ölüm riski tabloları hazırlanabilir. Paleopatologlar değişik yaşlardaki iskeletlere bakarak büyüme oranlarını hesaplayabilir, diş minesi hasarları için dişleri inceleyebilir (çocukluktaki beslenme bozukluğu göstergesi), anemi yüzünden kemiklerde kalan izlere bakabilir, tüberküloz ya da diğer hastalıkları tespit edebilir.
Paleopatologların iskeletlerden elde ettiği çıkarımlar arasında tarih boyunca insan boyundaki değişim öne çıkmakta. Yunanistan ve Türkiye’de buzul çağının sonlarından kalan iskeletlere bakıldığında erkekler için ortalama uzunluk cömert bir rakam olan 1,75 m ve kadınlar için de 1,65 m idi. Tarıma geçişle birlikte boylar dramatik şekilde kısaldı; M.Ö. 3000’e gelindiğinde erkekler için ortalama 1,60 m ve kadınlar için 1,52 m. Klasik dönemde boy uzunluğu hafif derecede arttı, ama günümüzde Yunanlılar ve Türkler hala uzak geçmişteki atalarının ortalama boy uzunluğuna erişmiş değil.
Paleopatolojinin diğer bulgularından birisi de Ohio ve Illinois nehir vadilerindeki Amerikan yerlisi iskeletlerinden elde edildi. Dickson Mounds adı verilen yerde arkeologlar yoğun darı tarımının sağlık durumuna etkisini gözleyebilecekleri M.S. 1150 civarından kalma 800’den fazla iskelete ulaştılar. Massachusetts Üniversitesi’nden George Armelagos ve meslektaşlarının çalışmaları bu erken tarımcıların yeni hayat tarzlarından dolayı ciddi bir bedel ödediklerini ortaya koydu. Kendilerinden önceki avcı toplayıcılarla kıyaslandığında gıda eksikliğinden kaynaklanan diş minesi hasarları %50, demir eksikliği kaynaklı anemi 4 kat, mikrobik hastalık nedenli kemik lezyonları 3 kat daha fazla gözleniyordu. Ayrıca ağır fiziksel çalışma kaynaklı omurga hasarları da yine sadece bu grupta gözleniyordu. Tarım öncesi toplumda ortalama yaş beklentisi 26 iken tarım sonrasında bu 19 yaşa iniyordu. Yani dengesiz ve yetersiz beslenme ile tarım kaynaklı mikrobik hastalıklar bu grubun hayatta kalmasını zorlaştırıyordu.

Kanıtlara bakıldığında bu Amerikan yerlisi gruplarının tarıma geçişi bir tercihten çok zorunluluktu. Çünkü sayıları hızlı bir şekilde artıyordu ve bu nüfusu doyurmak gerekiyordu. “Çoğu avcı toplayıcının mecbur kalıncaya kadar tarıma geçtiğini düşünmüyorum. Geçtiklerinde de miktarı kaliteye tercih ettiler.” diyor Tarımın Kökeninde Paleopatoloji adlı kitabı Armelagos ile birlikte yazan Mark Cohen: “10 yıl önce bu iddiamı pek kimse desteklemiyordu. Ama şimdi genel kabul gören, ve tartışma yaratan bir fikir haline geldi.”
Tarımın sağlığa kötü etki yaptığını anlatan en az üç grup neden var. İlk olarak, avcı toplayıcılar çok çeşitli beslenirken, erken dönem tarımcılar az sayıda nişastalı ekin türüyle idare ediyordu. Tarımcılar beslenmedeki kalite düşüşü karşılığında daha ucuz kaloriler elde ettiler (Bugün sadece 3 karbohidrat bazlı gıda — buğday, pirinç ve mısır — insan türünün kalori alımının büyük çoğunluğunu oluşturuyor ve üçü de yaşam için gerekli vitamin ya da amino asitler bakımından yetersiz). İki, tarımcılar az sayıda ekin türü ektiği için ekinlerden birisinde sorun çıkması durumunda açlık riskiyle karşı karşıya kalıyorlardı. Son olarak, tarım giderek daha kalabalıklaşan yerleşimleri teşvik ediyordu ve komşu yerleşimler arasındaki ticaret nedeniyle parazitler ve bulaşıcı hastalıklar yayılıyordu. Nüfus dağınık ve hareketli halde olduğunda salgınlar tutunamıyordu. Tüberküloz ve ishal tarımla birlikte yaygınlaştı, kızamık ve veba gibi salgınlar ise büyük şehirler ile birlikte.
Beslenme bozukluğu, açlık ve salgınlar dışında, tarım insanlık üzerine başka bir lanet daha getirdi: derin sınıf ayrımları. Avcı toplayıcılar yiyecek stoklamıyordu ya da çok az stokluyordu, konsantre besin yetiştirebilecekleri tarla ya da sürülere sahip değillerdi: günlük olarak avladıkları hayvanlara ya da topladıkları yabani besinlerle hayatlarını sürdürüyorlardı. İşte tam da bu yüzden sırtını diğerlerlerinden elde edilen bol miktarda besine dayayarak semirmiş kralları ya da sosyal parazitleri yoktu. Yalnızca tarımcı bir toplumda hastalıktan kırılan hasatçı kitlelerin sırtından geçinen sağlıklı ve hiç birşey üretmeyen elitler oluşabilirdi. Antik Yunan’daki Mycenae’de bulunan M.Ö. 1500 yılından kalma kemiklere bakıldığında, kraliyet mensuplarının sıradan halka göre daha sağlıklı ve daha iri yapılı oldukları gözleniyordu. Örneğin dişlerinde ortalama 6 çürük yerine 1 çürük bulunuyordu. Şili’de de benzer şekilde elitlerin iskeletleri sadece üzerlerindeki takılardan değil, kemiklerinde 4’te 1 oranında daha az lezyon görülmesiyle ayrışıyordu.

Beslenme ve sağlık durumu arasındaki benzer karşıtlıklar bugün küresel ölçekte gözleniyor. ABD gibi zengin ülkelerdeki insanlara avcı toplayıcılığın erdemlerini övmek gülünç olabilir. Fakat Amerikalılar da elittir, kötü sağlık koşullarına sahip zayıf beslenme düzeyindeki ülkelerden elde edilen petrol ve minerallere dayandığı için. Etyopya’da bir tarla işçisi olmakla Kalahari’de sağlıklı bir avcı toplayıcı olmak arasında seçim yapmak gerekse hangisi seçilirdi?

Tarım cinsiyetler arasındaki eşitsizliği de körüklemiş olabilir. Göçebe hayattaki bebeğini taşıma zorunluluğu da ortada kalmadığı için, tarlada daha fazla ele ihtiyaç olduğundan avcı toplayıcı hemcinslerine göre çok daha fazla doğum yapan tarım kadınının bu nedenle sağlığı da çok daha kötüleşiyordu. Örneğin yine Şili’deki mumyalarda kemik lezyonları kadın iskeletlerinde çok daha fazla görülüyordu.
Tarım toplumlarında sıklıkla kadın eziyet nesnesi olmuştur. Günümüzün Yeni Gine tarım toplumunda çoğu zaman kadınlar ağır meyve-sebze ve odun yükleri altında ezilirken erkekler elleri boş gezerler. Yeni Gine’de kuş gözlemi için bulunduğum bir sırada köylülere bazı yükleri havaalanından kampıma taşımaları için ödeme yapmayı önermiştim. Ağır pirinç çuvallarının bulunduğu erzağı öncelikle erkeklere dağıttık. Kampa ulaştıklarında en hafif yükleri erkekler taşırken en ağırlarını zorlukla kadınlar taşıyordu.

Sanatın oluşmasında boş vaktimiz olmasını sağladığı için tarımın etkisi olduğu iddiasına gelince, günümüzdeki avcı toplayıcılar en az tarımcılar kadar çok boş zamana sahipler. Boş vaktin bu kadar vurgulanmasının yanlış yönlendirici olduğunu düşünüyorum. Eğer isteselerdi, gorillerin kendi Parthenon’larını inşa edecek kadar boş vakitleri vardı. Tarım sonrası teknolojik gelişmeler yeni sanat türlerini ve eserleri saklama yöntemlerini ortaya çıkarmış olsa da, 15.000 yıl önce de avcı toplayıcılar tarafından muhteşem sanat eserleri üretiliyordu. Son yüz yılda bile Inuitler ve Kuzeybatı Amerikan yerlileri tarafından çok değerli sanat eserleri ortaya konulmaktaydı.
Böylece tarımın ilerlemesiyle elitler çok daha iyi duruma geldi, ama insanlığın büyük kısmının koşulları daha da kötüleşti. İlerlemeci görüşün iddia ettiği üzere tarımı bizim için iyi olduğundan dolayı benimsediğimizi kabul etmek yerine, yan etkilerine rağmen nasıl onun tuzağına düştüğümüzü sormamız gerekiyor.

Yanıtlardan biri “Güçlü olan haklıdır” deyişinin özüne iniyor. Tarım avcı toplayıcılığa göre çok daha fazla insanın yaşamasını destekleyebiliyor, daha düşük bir hayat kalitesinde olsa da. Avcı toplayıcıların ortalama nüfus yoğunluğu 10 mil karede 1 kişi iken, tarımcı topluluklarda bu rakam 100 katına ulaşıyor. Kısmen bunun nedeni bir ekili alanın aynı miktarda ormana göre çok daha fazla kişiyi besleyebilmesi. Ve kısmen, çünkü avcı toplayıcıların çocukları büyümeden yeni çocuk yapmaları imkansız. Tarımcı kadınların ise böyle bir kısıtlaması yok, iki yılda bir doğurabilirler.

Buzul çağının sonlarına doğru avcı toplayıcıların nüfusları arttıkça bir karar noktasına geldiler, ya tarımı seçerek büyüyen nüfusu besleyeceklerdi, ya da nüfus artışını bir şekilde sınırlandıracaklardı. Bazı gruplar lanetli etkilerini tahmin edemeden ilk çözümü seçti, yiyecek bollaşmasındaki geçici refah artışı tarafından baştan çıkarıldılar, ta ki nüfusları besin üretimiyle birlikte hızla artana kadar. Bunlar çok fazla ürediler ve bir süre sonra yollarına çıkan avcı toplayıcı kalmayı tercih eden grupları ya sürdüler ya da öldürdüler. Çünkü ne kadar kötü beslenmiş olsa da 100 tarımcı 1 sağlıklı avcı toplayıcıyı yenebilirdi. Avcı toplayıcıların hepsi hayat tarzlarını bıraktı denemez, ama tarımcıların istemedikleri arazilere kadar sürüldüler.

Tam bu noktada genel bir şikayeti hatırlamak gerekir; arkeolojinin bir lüks olduğu, uzak geçmişle ilgilendiği ve bugün için hiç bir ders çıkarmadığı şikayeti. Tarımın yükseliş dönemi üzerine çalışan arkeologlar insanlık tarihindeki en büyük hatayı yaptığımız kritik dönemi yeniden inşa ettiler. Ya nüfus artışını sınırlayacaktık, ya da tarım yaparak besin üretimini arttıracaktık. İkinci yolu seçtik; açlık, savaş ve despotizmle son bulduk.

Avcı toplayıcılar insanlık tarihindeki en uzun süreli ve en başarılı hayat tarzını sürdürdü. Şu anda aksine, tarımın bizi sürüklediği karmaşık sorunlarla uğraşıyoruz ve bunları çözeceğimiz meçhul. Benim dünyayı ziyaret eden bir uzaylı olduğumu ve arkadaşlarıma insanlık tarihini anlattığımı düşünün. Her bir saatin 100 bin yılı temsil ettiği 24 saatlik bir gün ile anlatıyorum. İnsanlık tarihi 24 saat önce geceyarısı başladı ve şu anda bir günün sonundayız. Neredeyse bütün günü avcı toplayıcı olarak yaşadık, ve tam saat 23.54’te tarım yapmaya başladık. İkinci geceyarımız yaklaştığında, kıtlıktan kurtulamayan köylülerin yoklukları hepimizi yutacak mı? Yoksa kendini bizden saklayan tarımın gösterişli yüzünün arkasındaki baştan çıkarıcı kutsal meyvelerini bir şekilde elde edecek miyiz?