30 Temmuz 2019 Salı

Yağmurdan Kaçan Adam 2019

Mitas E10'ları taktım. Bu lastikleri geçen yıl almış ama asfalt üzerinde bir seyahate çıkacağım için takmamış, eski lastiklerimle, Eylül ayında oldukça yağmurlu bir Avrupa seyahatim olmuştu.Bu yıl artık değiştirdim ama yine asflattan yürümem gerekecekti ve maalesef bu yıl hava çok daha yağışlı görünüyordu.

Hava raporları bir haftadan daha uzun bir süreyi yağışlı, hem de çok yağışlı göstermekteydi. Sofya'dan 25 Temmuz 2019'da çıktım ve ilk konaklama yerim olan Sırbistanö Novi Sad'a kadar yağış yemeden geldim.

 








 


Macaristan'dan aldığım Schengen vizemi, geleceğe yönelik daha dayanaklı kılmak amaçlı, Schengen bölgesine ilk girişimi, ertesi gün Macaristan'dan yaptım. Hem kalabalık sınır trafiğinden uzak durmak hem de yoluma daha uygun olacağını düşündüğümden Bajmok sınır kapısına gittim. Gerçekten nefis ve ıssızdı ama bunun da bir sebebi varmış: O kapıdan sadece EU vatandaşları ve Sırplar geçebiliyormuş. Beni yaklaşık 40 km mesafedeki yine sakin olan Tompa isimli başka bir kapıya yönlendirdiler. Yolda giderken çevreye bakarak fena zaman geçirmedim ama aynı şekilde, Bulgaristan'da oturma iznim olduğunu söylemeyi akıl edemeyişime de hayıflandım. Büyük olasılıkla kabul görürdü ama ben bunu düşünememiş ve zaten vizem olduğu için sadece Türk pasaportumu ve motorun ruhsatını vermiştim. Neyse, fazladan 70 km çok dert değil, yeni yerler gördüm sonuçta.

Macaristan'da büyük Balaton Gölü yanında konaklamayı düşünmüştüm ama hem o günlük mesafem biraz kısa oluyordu hem de bir şekilde iç sesim devam etmemi söylüyordu.Devam edip Slovenya'ya girdim. Maribor üzerinden devam edip Celje'ye vardım. Bir hostele yerleştikten sonra, hostelin hemen bahçesine parkettiğim motorumla güzel bir fotoğraf veren, yine turuncu renkli bir Zastava'nın fotoğrafını çektim ve Instagram'da paylaştım.



Hemen ardından, birşeyler yemek ve çevreyi görmek için dışarı çıktım. Bir restorana oturdum ve son iki gündür bol su, kahve ve iki tane Snickers'ten başka hiçbir şey vermediğim bünyemi beslemek istemiştim ki, telefonuma bir mesaj düştü. Bu, Celje'li olduğunu dahi bilmediğim, geçen yılki Ürdün seyahatinde tanıştığım bir arkadaştı.




Bana Ale biraları tatırmak için bir tur attırdı. Gece hostele bırakmadan evvel kaleye de çıkardı beni. Hem gece yarısıydı, hem de kafalarımız iyiydi. Kale male, hmm... Ne kalesi? Ale ale!



Beraber oturduğumuz arkadaşların önümüzdeki hava konusunda dünyamı karartması, "Triglav klasik rotalar çok kalabalık, daha güzel dağlar var" yorumları ve bol biranın da etkisiyle sabah erken hareket etmedim, hatta epey oyalandım. Yol boyu sallana sallana, sağa sola ağzımı ayırarak zaman harcadım. Hava bazen açıyor, bazen kapıyordu ama yağmadı. Triglav'a saat 16:00 gibi ulaştım.

Bled Gölü






Yukarıdan yeni inmiş, oldukça yorgun görünen bir grupla biraz lafladık.Dağevine 6,5 saatlik bir yol olduğundan ama benim daha hızlı gidebileceğimi düşündüklerinden bahsettiler. Vakit çok dardı, ertesi günden itibaren hava daha da bozacaktı ve eğer 2500 m deki dağevine ulaşabilirsem gece orada kalabilirdim ve zirve+dönüş gayet de güzel olurdu. Evet, gazı almıştım! :p



Hemen dönüp motoru park yerine koydum. Kıyafetlerimi motor çantalarına yerleştirdim. Küçük bir sırt çantasına minik ocak, çorba, noodle, bir polar, su vs tıkıştırıp saat 17:00'ye yaklaşırken, 1040 m. rakımdan koşmaya başladım. İyimserliğe gel :)



Nabzım elverdiğince hızlı gidiyordum. Söylenenin aksine dağ bomboştu. Bu çok iyi işaretlenmiş patikada hiç kimseye rastlamadım. Neden acaba? :)

Ormanın bitimine doğru yaklaşmaktaydım ki, Triglav'ın sağ tarafımdaki sırtlar üzerinden, hızlı time lapse tarzı bulutlar, ürkünç gök gürültüleriyle üzerime doğru koşturmaya başlamıştı. Hemen durdum. Çömezliğimizde, parasız pulsuz öğrencilerken, Aladağlar'da uyguladığımız Polonya stilini yine uygulamaktan başka çarem yoktu. Soyundum. Pantolon ve tişörtümü çantaya koydum, tek ince yağmurluğumu çantaya sardım, onu korumam gerekliydi. Ayakkabılarımı bağladım ve üzerimde sadece bokser donum olduğu halde çantayı sırtlandım ve daha da hafiflemiş olduğum yalanıyla kendimi kandırarak yukarı doğru daha da hızlandım. Yağmurdan sonra giyecek kuru giysilerim olmalıydı! Derken korkunç yağmur beni yakaladı. Gök bütün öfkesiyle üzerime kusuyordu. Akşam onca birayı hangimiz içmiştik arkadaşım ya? Ben mi sen mi?

15 dakika kadar daha maksimum nabızda devam ettim. Başlayalı 1 saat 20 dakika olmuştu ve 1040 metreden 1500 metre üzerine çıkabilmiştim. Daha önümde 1000 metre irtifa ve 6-7 km yol vardı. Yağış çılgın gibiyi. İki seçeneğim vardı: Ya güzel korumalı kıyafetlerle dağevine doğru devam edecektim ya da yağmurdan korunaklı güzel bir yer bulup yağmurun dinmesini bekleyecektim.Şu durumda ikisi de yoktu.

"Böyle bir rotaya zaten Agi ile birlikte gelmeliyim" diyerek dönmeye karar verdim. 80 dakikada çıktığım yeri 100 dakikada zorlukla inebildim.Kendimi herşeye rağmen çok iyi hissediyordum. Nefis bir dağdaki, harika bir ormanın içinde, yağmur altında çıplak yürüyordum. Ancak orada hissedilir sanırım. Vadi tabanına indiğimde yağmurda dinmek üzereydi ama yapacak da birşey yoktu.





Mojstrana'ya döndüm, bulabildiğim bir hostele girdim. Bu gece buradaydım ama daha fazla kalmak çok da anlamlı değildi çünkü önümüzdeki günler daha da kötü bir hava geliyordu. Gelmişken çıkabilmek hoş olurdu ama beklemeye değecek bir rota da değildi. Triglav sonrası kuzey İtalya ve Alpler'de biraz dolaşmayı istemiştim ama bu hava şartarında ve bu dişli lastiklerle o Alplerin virajları da hiç çekici değildi. Eve dönmeye karar verdim.



Ertesi sabah  saat 08:30 gibi bu kez full body yağmurluğumu da giymiş olarak motorun üzerindeydim. 5km sonra çok yoğun bir yağmur başladı. Bütün Slovenya'yı güneye doğru inip Hırvatstan'a ulaşıncaya kadar yağmur iç azalmadı. Kendi telkinimle, kaskın içinde sürekli sırıtıyordum.:) Hırvatistan'da azalan, artan çok da önemli olmayan bir yağmurla geçti. Sırbistan'da önce hava biraz açar gibi oldu ama sonra iyice sapıttı! Yağmur bir ara o kadar yoğundu ki bütün otoban trafiğinin hızı 50 kmh altına inmişti, göz gözü görmüyordu. Bir noktada aşırı yağış ve darbeli rüzgar öyle tokatlar atmaya başladı ki, çok yavaş olmama rağmen neredeyse motoru yere yapıştıracaktı. Hemen durdum, arkama önüme baktım. Bütün araçlar dörtlü flaşörleri yakmış ve durmuşlardı. Çok sevdiğim, hayat kurtarıcı full body ve kaliteli yağmurluğum da artık kifayet etmez olmuş ben de altında tamamen ıslanmıştım. Bu sürüş ve dağı beraber halletmek için aldığım ayakkabılarım boktan ötesi çıkmış ve ayaklarım en başından hep su içinde kalmıştı. Yanımda üç çift eldiven olmasına rağmen bu şartlara dayanamayacaklarını öngördüğümden bir yol kenarı benzin istasyonundan, büyük kalın, tamamen nitril kaplanmış bir iş eldiveni aldım. Muhteşem iş gördü! Onu motordan hiç eksik etmeyeceğim bu tarz sürüşlerde.

"Neden inat ettin? Neden kaçmadın, bir otele sığınmadın?" diyorsunuzdur herhalde.



Çünkü biraz yapımda var. Hedonist değilim. Elimden, bileğimden gelen bütün savaşı vermeden havlu atmak bana uymuyor. Hayata tutunduğumu hissediyorum böylelikle. Gördüğü ilk zorlukta geri adım atmak bana yakışmıyor, yapabileceğinin en iyisini sonuna kadar veren birisiyim. O deli yağmur altında kaskımın içinden histerik kahkahalar atıyordum, keyif de almaya çalışıyordum yani. Elbette ki işi aptallık boyutlarına da getirmiyorum. Sofya'da eve 160 km kalmışken, havanın kararması ve yağışın yine artması üzerine Niş kentinde güzel bir otelde konaklama ödülünü veriyorum kendime.

Ara ara değil, büyük bölümünde yağış altında ve bazı etaplarında gerçekten çok korkunç yağmurda kuzey Slovenya'dan güney Sırbıstan'a, 3 ülke ve 900 km sonra duruyorum. Sıcak bir duş, güzel bir uyku ardından sabah, ıslak kıyafetlerimi tekar giyiyor ve son 160 km de yutup eve varıyorum.

Güneşli bir andan yol kenarı özçekimi

4 Nisan 2019 Perşembe

Eksikleri yazalım

Epeydir yazamadığımı farkettim. Eskiden aynı ilgideki çok insanın takip ettiği bir blogdu benimki. Facebook ve Instagram gibi platformların sosyalliği domine etmesi blog, forum gibi ortamlara olan ilgiyi azalttı. Haliyle not alma motivasyonu da düştü. Ben bu blogu yazmayı, en azından kendim için çok güzel ve özel bir not alma şekli olarak düşünüyorum ama evet, sosyal medyanın dominasyonu beni de etkiledi.

14 Mayıs 2014 tarihinde, Zafer Gürevin ile birlikte Erciyes'teydik. Zafer yeni aldığı Splitboard'ı (Ayrık Snowboard) denedi, ben de ödünç bir tur kayağı ile yürüdüm. 







14 Temmuz 2018 tarihinde, Ali Değer Özbakır ile Erciyes'e tırmandık ve bir trans faaliyeti yaptık. Aslında düşüncemiz olabildiğince hafif ve hızlı olarak Erciyes'i aşmak, yıllardır sevdamız alpinizmden farklı olarak ise bunu diğer hobimiz koşu ile birleştirmekti. Ancak hiç koşmadık, bunda en önemli sebep Ali'nin atlattığı öz çarpraz bağ (ACL) ameliyatı sonrası zorlamak istememesiydi. Koşmasak da, 22 km toplam mesafe ve 2736 m irtifa kazanımını 4 saat 44 dk. gibi bir sürede tamamladık. Tabi başlangıçtan bitişe toplam süremiz (hatırlamıyorum) bundan daha uzun olmalı, bu sadece Strava'nın kayda aldığı süre ama molalarımızı dahil etmemiş olabilir.

Bu faaliyette Ali hafif bir yaklaşma ayakkabısı, ben de bir koşu ayakkabısı giymiştim. Bu ayakkabılarla krampon kullanmak, özellikle Sütdonduran'a inişte çok zorlayıcı ve beklentimizin aksine yavaşlatıcı oldu. Sütdonduran tarafı bazı bölümlerine oldukça zorlayıcı ve ciddi diklikler barndırıyordu. Normal dağ botları ile olsaydık süreyi biraz daha kısaltabilirdik diye düşündük.






6 Eylül 2018 tarihinde Dolomitler'deydim. Tırmanmak amaçlı gitmemiştim, sadece 1 gece kaldım. Güzeldi.


20-21 Şubat 2019 tarihlerinde Yenal, Yıldırım ve Egemen ile birlikte Erciyes'teydim.




22-24 Şubat 2919 tarihlerinde Aladağlar'daydık.






9 Mart 2019 tarihinde Erciyes'teydim.





12 Mart 2019 bir trafik kazası geçirdim. Sol kol Radius kemiğim kırıldı. Bugün 4 Nisan ve tek el ile bunları yazıyorum...




2 Ocak 2019 Çarşamba

Çöl, Wadi Rum ve kumtaşları





19.12.2018, 17:10


Akabe'ye doğru havalandım. Ürdün 'lü biri JordanPass diye bir şeyden bahsetti ve bunu alırsam turistik yer girişlerimin bana çok daha ucuza geleceğinden ve hatta vize ücreti olan 40$ ında içinde olduğundan bahsetti. Kısıtlı zamanda cep telefonu internetinden hızlıca araştırdım. Öncelikle (umuyorum) Türk vatandaşları vizeden muaf olduğu için böyle bir ödeme yapmayacağım ve giriş ücreti olarak sadece Wadi Rum ve Petra ödeyeceğim. Hatta Wadi Rum 'da ödeme yapılacak hiçbir girişi de yapmak niyetine degilim çünkü kalacağım yerden daha farklı ve özel birşey olmayacak orada.




Ürdün 'ün pahalı olduğundan bahsediliyor, gidince göreceğim. Ürdün dinarı da Amerikan dolarından daha değerli. Ancak gidiş dönüş 24$'a bir uçak bileti almış ve yanıma da sadece 300$ nakit almışken  olabildiğince ucuz seyahat edebilmeyi ve bu biletin hakkını vermeyi umuyorum. Bakalım, inince ve önümüzdeki günlerde göreceğim.




Bir de, bu seyahatin bana güzel gelen bir tarafı, eski öğrencilik zamanlarımı ve ihracat işime ilk başladığım zamanları hatırlatması. Olabildiğince ucuz hareket etmeye çalışıyorum. Uçakta ek ücret ödememek için yüküm  bile yok. Sadece bir küçük çanta ve onun da içinde iki sandviç, dört Snickers ve biraz kuruyemiş. Çanta yok, yük yok, hafiflik ve serbesti var. Çok özlemiştim!




Hakaia Home Hostel, Akabe, 19.12.2018




Bütün uçak boşaldı, en son inenlerden biri bendim. Uçaktan terminale çok kısa mesafeyi yürüdük. Körük yok, Cobus yok. Akabe'de hava gayet yumuşaktı, soğuk hiç değildi.




Terminale girdim. Şeritlerle zig zag uzatılan uzun bir kuyruk salonu doldurmuştu. Hem akşamın zayıf ışığında pek de iyi göremeyen gözlerim nedeniyle, hem de bir şekilde Türk vatandaşı olarak, uluslararası arenada pek bir ayrıcalığa alışkın olmadığımdan, kalabalıkla birlikte bekledim, yavaştan ilerledim biraz. Bu Avrupalılar bekliyorsa biz zaten beklerdik. Vizesiydi, kuyruğuydu, beklemek bizim işimizdi. Sonra kıvrılmış bu kalabalığın ulaştığı, beklediği bankodaki yazıyı okudum; "Visa". Şaşırdım. Hadi biz alışkındık ama bu gariban Avrupalılar neden bekliyordu ki?




Sonra diğer yöne baktim. Pasaport polislerinin içinde oturdugu bankolar o taraftaydı ve önleri bomboştu. Türk ve Ürdün vatandaşları karşılıklı seyahatlerinde 90 gün vizeden muaftı.




Sıradan çıktım. O bir Boeing 737-800 dolusu insanı, kendi sıralarında, birbirlerine sokulmuş koyunlar misali bıraktım. Hepsinden alınan o 40'ar dolar parayı vermiyor ve sırayı beklemiyor  olmanın önemi, pasaport polisi bankosuna yürürken hissettiğim ayrıcalıklı gururun yanında son derece önemsizdi. Son zamanlarda yaşadıklarımız ve maruz kaldıklarımızla  Türk kimliği  öylesine örselenmiş ve hırpalanmıştı ki, bu küçük detay bile omuzlarımı dikleştirdi, yürüyüşümü gururlandırdı. 




Bir uçak dolusu Avrupalı vize kuyruğunda bekliyorken ben, tek Türk vatandaşı, sadece pasaportumu göstererek giriyordum Ürdün'e. En azından kendi adıma söyleyebilirim ki; buna paha biçilemez!




"...Citizens of member nations of the Gulf Cooperation Council, Lebanon, and Turkey may travel to Jordan without visa limits for a maximum stay of 3 months granted per a period of 6 months..."




Wadi Rum, 20.12.2018, Red Mountain Camp




Sabah Akabe'de bir Sloven ve bir Isviçre'li ile kahvaltı ettim. Isviçre'li Luka Sofya'da yaşıyordu ve ondan önemli, güzel şeyler öğrendim.




Seyahat etmek her zamanki gibi harika ve çok güzel yeni kapılar açabiliyor.




Ardından Wadi Rum  minibüsünü buldum. Binmeden evvel güzel bir mango suyu ve sandviç ile öğle yemeği yedim, su satın aldım. Bunların hepsi 1,5 Dinar tutarken, otobüse de 4 Dinar verdim. Otobüs şoförü iyi bir adamdı. Wadi Rum 'a girerken Visitor 's Center'da 5'er Dinar ödeyeceğimizi söyledi ve bu doğru bilgiydi. Ancak giriş kapısında kimse ilgilenmeyince, çaktırmadan devam etti ve bizim 5 dinarlari cebimizde tuttu. Sonra son durakta benim kalacağım Red Mountain Camp'in ilgilisi Sabbah'i cep telefonundan aradı ve çağırdı. 








Genç Sabbah, 4.0 lt eski Zj Grand Cherokee'siyle asfalt virajda spin atarak çıkageldi. Booking'den yaptığım rezervasyona göre, yatak ve kahvaltı 10 dolar bekliyordum. Ama aracıyla getirip götürme için de ekstra 10 Dinar yani yaklaşık 14 Dolar istedi. Pek hoşlanmasam da fazla pazarlık etmek istemedim. Yani toplam 24 Dolara buraya girmiş oldum.




Çantamı bıraktıktan sonra yürüyüşe çıktım. Harika kumtaşı ve çatlaklar, kırmızı renkte kumlar ve sarı , kahverengi renklerde büyük kaya tepeler arasında fotoğraf çektim ve beklediğim o içimdeki tırmanış ateşinin alevlendiğini hissettim.






Kampa döndüğümde Italya'da yaşayan bir Hong Kong'lu kadın, oda arkadaşının Türk olduğunu söyleyerek beni tanıştırdı. Budapeşte 'de yaşayan Selin'le biraz laflamaya başlamıştık ki rehberleri olan Bedevi'nin biri yanaştı, konuşmak istediğini söyleyerek beni kenara çekti. "O benim, ona göre!" kabilinden bir şeyler saçmaladı ve gece boyu aynı şekilde oynadığı komedi bizi epey eğlendirdi.




Odamda bir sandviç ve bir paket kuruyemiş yedim, su içtim. Karnım doymuş ve gerçekten de akşam yemeği yememeyi kafama koymuştum. Kum içindeki, tandır benzeri bir çukurda pişirdikleri tavuk etlerinden güzel bir akşam yemeği hazırlanmıştı ama ben ilgilenmedim. Selin'de yemem  için ısrar etti ama ben gerçekten de istemedim. Derken Sabbah beni dışarı çağırdı ve "Biliyorum sen akşam yemeği için ödeme yapmadın ama lütfen ye. Yemek çok ve ben yemeni istiyorum." diyince, birazda onu kırmamak için bir parça but, biraz salata ve çok az pirinç pilavı aldım.




Hemen yanımızda bir grup Amerika'lı oturuyordu. İçlerinden birinin görme engelli olduğu farkedince, onları da bizim gibi turist sandım. Bu görme engelli ve arkadaşı buraya gezmeye gelmişlerdi herhalde. Enerjisi yüksek ve sakin yerler herkes için iyi olduğundan, engelliler için de iyi olmalı diye düşünüyordum ki, bir başka Amerika'lı yemek tabağı ile yanımdan geçti ve hemen çarpraz karşıma, o görme engelli ve diğer arkadaşının tam karşısına oturdu.




Sarı, eskimiş bir Patagonia ceket ve içinde de yine sarı, aynı marka, kirlice bir polar giymişti. Kafasındaki gri bereyi çıkardı. Kırlaşmış saçlarıyla, uzaktan da olsa çok iyi tanıdığım biriydi. Tesadüf, daha birkaç gün önce Instagram'da ona denk gelmiş ve takip etmeye başlamıştım. Hiç tereddüt etmedim ve sanki tanıdığım bir arkadaşımmış gibi "Hey Timmy!" diye seslendim.




Hemen tanırmışcasına bakan gözlerle bana doğru döndü, selam verdi. Çok sıcak biriydi. Kendimi tanıttım, videolarını severek izlemiş  bir hayranı olduğumu söyledim. Bu adam iyi tırmanıcı ve bence büyük komedyen Timmy O'Neill'di!




Harika bir akşam geçirdik. Timmy gerçekten gülmekten kırdı geçirdi bizi. Ordan burdan, herşeyden konuştuk. Benim kazamdan, Wadi Rum ve enerjisinden bahsettik. Kesinlikle geri dönmem ve tekrar tırmanmaya başlamam için beni motive ettiler.








Agi'ye bir video mesaj vermesini istedim.  Beni kırmadı ve klasik bir Timmy olarak hemen, istekle mesajı verdi. Bir kaç saat önce, tanışırken sadece birkez söylediğim ismimi bile gayet net hatırlayarak kullandı. Gece yatmak üzere ayrıldıklarında tekrar yanımıza geldi. Kesinlikle benim düşündüğümün aynısı olarak, bu güzel yerde karşılaşmamızın, harika kayaların, çölün benim tekrar tırmanmam için çok önemli bir işaret olduğunu, kendisinin de benim tırmanmamı dilediğini söyledi. 




Hayat çok muhteşem, gezmek çok sihirli.  Şu an duygusal olarak çok yüklüyüm. Harika hissediyorum. Fitilim alev aldı. Tırmanışa dönüyorum!




Petra, 22.12.2018




Dün sabah Wadi Rum'dan çıkarak Petra'ya geldik. Bindiğimiz minibüsün temel amacı insanları soymakmış gibiydi. Biz binmeden evvel, Petra'dan Wadi Rum'a gelenler aşağı iniyordu ve kendilerinden istenen çok yüksek ve birbirinden farklı fiyatlar yüzünden birkaç kişi, Amerikan tiplemeli kan emici muavin ile kavga ediyordu. Adam gerçekten saçmalıyordu ve insanlara çantaları olduğu için bu fiyatı ödemeleri gerektiği gibi saçmalıkları bağırarak söylüyordu. Hemen hepsi genç olan yolcular da biraz ürküp, siniyorlardı. 10-12 dinara kadar da para aldığı insanlar oldu ama ben 7 Dinar ödeyen birini de görünce, otobüsteki diğer Türk Selin'e 7 Dinardan daha fazla ödemememiz gerektiğini hatırlattım. Araç hareket edince muavin tek tek herkese nereli olduklarını sorarak not aldı. Sonra önce araç hoparlörlerinden Bulgar milli marşı duyulmaya başladı. Bulgarlar çok mutlu olmuş, alkışlıyor, oynuyor, videoya alıyorlardı. Sonra Istiklâl Marşı başladı. Marşımız bizde saygı gerektirir, sadece camdan dışarı baktık. Iğrenç muavin alkışlarla bizi neşelendirmeye, oynatmaya çalıştı. Kapatmalarını da isteyemezdim ama araç içinde gidiyorduk bir yandan da. Bu muavin beni irrite etmişti.




Sonra iğrenç ve yüksek sesli müzikler eşliğinde Petra'ya vardık. Aşağı indiğimizde önden inenlerle kavga başlamıştı bile. Bizden 8 Dinar istedi. Neden diyerek itiraz edecek oldum, adam yine bağırarak "Bugün cuma, tatil ama biz çalışıyoruz " gibi birşeyler saçmaladı yine. Ben demir leblebiyim, tam horoza keskin dişlerimi göstermeye  hazırlanıyordum ki Selin boşvermemi rica etti. Kişi başı 8 Dinarları edepsizin suratına çarptık ve ayrıldık. Bu arada, 7 Dinar 10 Amerikan Dolarına karşılık geliyor. Fiyatlar çok yüksek, turist öpücüğü çok ağır yani.




Booking'de gördüğümüz en uygun fiyatlı hostel gittik. Günlük 10 Dolar olan fiyatı 18 Dolar yapan adamdan ayrıldık ve şu an bunları yazdığım hostele (Valetine Inn) geldik. Burada kahvaltı ve açık büfe  akşam yemeği de dahil olarak günlük 12 Dolara iki günlük anlaştık. Dün akşam ki yemek gerçekten nefisti! 




Sonra akşamüstü, Tayland'lı bir kız ağlayarak hostele gelmiş. Bahsettiğim şu iğrenç insan müsveddesi muavin de yanındaymış ve bu ağlama üzerine, kızdan para almadığı gibi hostele kadar da getirmiş. O an orada olmayışımın iyi olduğunu düşünüyorum şu an. Kız daha uzun süre ağlamaya devam etmiş, sonra gelen hostel yetkilisi de neden polis çağırılmadığı sormuş  ve Wadi Rum-Petra arasının 2 Dinardan fazla olamayacağını söylemiş.




Dün otele yerleştikten sonra yürüyüşe çıktım. Petra'nın o meşhur, dünyanın yeni yedi harikasından biri olarak gösterilen, kimlere ait olduğu tam tarihlenememiş ama Nebati'lere dayandırılan, Roma İmparatorluğu 'nun da bir dönem geçirdiği anıtlarının girişini buldum. Biraz dolaştım ve girişin 75 Amerikan Doları karşılığı olduğunu öğrendim. Bu gerçekten çok astronomik, şimdiye kadar hiçbir yerde hiçbir şekilde görmediğim, duymadığım bir fiyattı. Evet geldiğimden beri istisnasız herkes, gayet de çirkin şekilde ülkelerine gelen turistleri kandırmaya, onların parasını hortumlamaya çalışıyordu ama bunu en azından Ürdün hükümetinden beklemezdim. Çok şaşırdım. Yerel halk için Petra'ya girmek sadece 1 Dinar iken, turistler icin tam 50 katı, yani 50 Dinardı. Ve bu fiyat benim dünyanın hiçbir yerinde görmediğim, duymadığım şekliyle gerçekten çok yüksekti.




Aşağı doğru yürüdüm ve içeride üç görevlinin telefonlarıyla oynadığı giriş bankosuna yanaştım. Selam verdim ve fiyatı hiç doğru bulmadığımı, son tahlilde burayı görüp görmemenin benim için de pek önemli olmadığını, zaten çok ucuz bir uçuşla geldiğimi ve hemen bütün Ürdünlülerin bitmek tükenmek bilmeyen  kan emme çabasına   öfkelendigimi ve bir benzerini hükümetin de yapıyor olmasına çok bozulduğumu söyledim. Gişe zaten 16:00'da kapanıyordu ve önümde takribi 1,5 saat vardı. "Lütfen  geçmeme izin verin. Sadece su Siq' i yürüyecek, Al Khazneh'i görüp geri çıkacağım." dedim. Siq  1,2 km, benim ricam tek yön sadece 2 km'den ibaretti. Adam bana sempati duymuş olmalı ki, heryerde kamera olduğundan, içeride de ranger (!) ların gezdiğinden ve girişimin tek yolunun o 75 doları  ödemem olduğundan bahsediyordu.




Teşekkür edip ayrıldım ama yeterince seyahat tecrübe etmiş, üçüncü dünyada bolca bulunmuş biri olarak söylediklerinin tek kelimesine de inanmamıştım. Kameralar, rangerler...




Akşam hostelde güzel zaman geçirdim. Harika bir akşam yemeği yedim.




Bu sabah 06:30'da uyandım, 7 yi biraz gece güzel bir kahvaltıya oturdum. Öğle yemeği şeklinde paketlenmiş kahvaltılarını alan bir midibüs dolusu kişi hostelin ücretsiz servisi ile Petra'ya doğru yola çıktı. Ya gelmeden önce 100 Dolar ödeyerek o JordanPass'larını almışlar, onunla gireceklerdi veya kapıda o 75 doları ödeyeceklerdi. 








Genel hatlarıyla tarihi her şeyi, her yeri görmek güzeldir, bundan keyif alırım. Çok güzel yerlerde, müzelerde bulundum, çok önemli yerler gördüm, ziyaret ettim. Ama Petra'da istenen bu çok yüksek rakam beni rahatsız etmişti. Ödeyemeyeceğimden değildi ama net şekilde bunu ödemek istemiyordum. Petra veya başka hiçbir yer benim için buna değmezdi. Görmesem de olurdu!




Ama kendimi biliyorum. Benim iş yapma tekniklerim biraz kendime özgüdür. Birşeyin ucunu bırakmayı, pes  etmeyi hiç sevmem, özellikle de kendi kurallarımı uygulamadan önce. I know all the rules but the rules don't know me. 




Güzel müzik eşliğinde kahvaltımı iyi yaptım. Zaten bir küçük çanta ile çıkmıştım bu seyahate, içinde biraz suyum, bisküvim, kuruyemişim ve Snickers'im vardı. Çantamı sırtıma aldım ve bu günü boş geçirmemek, çevredeki tepelerde yürümek üzere dışarı çıktım. Ama elbette dünden beri aklımda olan, hissettiğim birşey de vardı. Yürüyecek, dün birkaç kişiye sorduğum ve olumsuz yanıt aldığım, bu tarihi alanlara arkadan, başka yerlerinden girip giremeyeceğine bakacaktım. 




Koşu saatimi kayıt moduna getirdim. Otelin bulunduğu yerden 2,5 km kadar asfalt üzerinde devam ettim. Telefonda uydu görüntüsüne kabaca bakmıştım ve uygun gördüğüm bir yerden sol aşağıya doğru inmeye başladım. Buradan devam edebilirsem, Romalilar'dan kalan mezar, tapınak gibi yapıların olduğu ama vadiye ulaşabilirdim.




Ilk bölümler görece kolayken, kısa süre sonra kaya inişleri epey zorlaştı ama ben rahattım. İnişler ve yol bulmalar böyle bir süre devam etti. Ben bir tırmanıcı olunca, karşıma çıkan bu zorluklara pek aldırmıyor, ciddi anlamda da zorlanmıyordum. Ancak evet, burası doğal bir engeldi ve zinde, kaya üzerinde de gayet rahat olmayan insanların bu indiğim yerlerden inmesi pek de mümkün değildi.








Zemin biraz rahatlayınca Bedevilerin koyun, keçi çadırlarına ulaştım. İrili ufaklı çoban köpeklerine denk geldim ve onları yatıştırmak beni yavaşlattı. Yol boyu, eğer aşağıda başka bir giriş varsa ve giremezsem bir şekilde karşı sırtta  görünen evlere doğru yükselerek yürüyüşüme  diğer tarafa doğru devam etmeyi planlayarak devam ettim. Kısa süre sonra bir Bedevî kadın çoban ile karşılaştım. Yolu gösterdi.  Evet doğru yoldaydım ve zaten Nebati'lerden kalan ve Bedevilerin ahır olarak kullandığı kaya odalarına veya bugünün adıyla tarihi eserlere de gelmiştim.  Kısa süre sonra bazı turist ayak izleri de görmeye başladım ve voila! Sextius Florentius mezarına gelmiştim bile. Kısa süre sonra turistler görmeye başladım. Evet, resmi anlamda ve problemsiz şekilde, istenen 75 Doları da ödemeden Petra içine sızmıştım. 








Devam ettim, Sony Nex5'imin pilini bitirene kadar fotoğraf çektim, hemen hemen görülecek her şeyi de gördüm. Saatine göre 5 saat 23 dakikada 17 km de yol yapmış, haritaların verdiği rotaların hemen hepsini geçmiştim.




Neden bu detayları yazıyorum? Petra gerçekten saçma şekilde pahalı. Bu siteye giriş bileti benim paramla 10 Dolar bile etmez! Bu kadar net.




Şimdi hosteldeyim, umduğum güzel akşam yemeğini bekliyorum. Yarın tekrar Aqaba ve gece Sofya ev.


Aşağıdaki paragrafı Facebook'ta 22 Aralık'ta yazmıştım, sildim ama yok etmedim yani. Facebook, sadece düşünceni paylaşmak için bile çok gerzek bir yer!





Pekâlâ, beni tanıyanlar bilir. Biraz gezmisliğim var, çok uç, çok izole üçüncü dünya ülkelerine de çok gittim, pahalı ülkelerde, şehirlerde de bulundum. Hiçbiri için şimdiki gibi birşey söylemediğim gibi, çevremdekileri oralara gitmeleri için de hep teşvik etmişimdir. Ama Ürdün'e ilgili net konuşuyorum; Önemli, özel bir amacınız yoksa Ürdün'e gitmeyin! Gerek yok!  Karşılaştığınız herkes sizi maddi anlamda aldatmaya çalışıyor. Çok üzücü buluyorum bu durumu. Herşey hiç hakolunmadığı şekilde aşırı pahalı. Herkes tutturabildiğini yediriyor, turistlere sadece bu gözle bakılıyor. Halkta gördüğünüz bu durum acı şekilde Ürdün devletinde de mevcut. Petra girişte yerel halkın ödediği rakamın tam 50 katı turistlerden isteniyor. Petra'da girişte istenen 75 doların karşılığı bir şey yok. 75 Dolar nedir yahu? İnanın değmez. Eğer özel bir amacınız yoksa açın internetten güzel, uzun uzun bakın, okuyun. Ben, örneğin tırmanış amaçlı tekrar gelmeyi umuyorum ama havaalanından doğru çöle! 




Ekleme 24.12.18




"Sen bir de şu falanca ülkeye git de pahalılığı gör" diyen, beklediğim klişe, yukarıdaki yazının anlamını hiç kavrayamamış "çok zengin" (!) "çok umarsız", "parayı kolay kazanan" arkadaşlarım için küçük bir ekleme;




Benim bahsettiğim şey pahalılık değil. Bu seyahat benim için, herşeye rağmen astronomik ucuza bile mal oldu diyebilirim. Benim derdim o değil. Bunca yıllık seyahat geçmişim var, iyi kötü maliyet kontrolü yapmayı bilirim. Ama bahsettiğim şey, denk geldiğiniz hemen her kişiyle, hemen her yer ile yaşadığınız, değeri 1 olan şey için sana 15, 30, 50 ödetmeye çalışmaları. Buna mecbur, o rakamları ödemek zorunda olan, çaresiz bir aptal muamelesi görmek bana uymuyor anlıyor musun? Seni bilmem...