14 Eylül 2018 Cuma

EuroMoto 2018

   Son beş yıldır gerçek anlamda motosiklete binememiş ve uzunca bir motosiklet seyahati yapamamıştım. Kayda değer sayılabilecek son motosiklet uzun yolu, Romanya'ya gidişimiz Transfagarasan ve Transalpina dağ yollarını büyük bir keyifle geçişimizdi. O seyahatte de aslında bir büyük genel ilke bizi vurmuştu. Hani özellikle dağcılıkta iyi bilinen ve aslında konfor ortamından uzaklaştığın hemen her aktivitede geçerli olan "yeni şeyler denememe veya öncesinde anlayıp, çözüp, sindirmeden yeni bir malzeme veya tekniği, asıl olayda kullanmama" ilkesi vardır ya, işte bunun aksine motorumun Akrapoviç egzozlarındaki susturucuları (DB Killer) seyahatten önce sökmüştüm. Şehir içi kullanımlarda  etkiyi aslında pek hissetmemiş olacaktım ki, Kayseri'den Romanya'ya kadar gazlamış, sonrasında dağ yollarına sarınca gürültülü egzozun verdiği rahatsızlığı hissetmeye başlamış ve neticede susturucular da yanımda olmadığından, seyahati de kısa kesmek zorunda kalmıştık. Neyse, sonuçta 2013'ten beri bu ölçüde ve mesafelerde motora binemiyordum. Bana dair sebepler ve oğlumuzun dünyaya gelişi gibi etkenlerle, küçük kısa sürüşler dışında motosiklete pek binememiştim.

   Motosiklete biniş amacı olarak, herkesin bilebileceği, süslü sözlerle insanları etkilemek isteyen bazı Starbucks filozoflarının söyleyebileceği hemen herşey elbet benim için de geçerlidir. Ancak benim motosikletten, biraz daha sportif kafada sürüş beklentim, bahsettiğim bu beş yılda hepsine ağır basmış, seleye oturup uzun, ardışık birkaç gün, en azından bir hafta boyunca mesafe almak niyetine dönüşmüştü. 

   Bilhassa son iki yıldır aklımda olan tekrar Gürcistan'a ama motor üzerinde solo olarak (daha evvel iki kez gitmiştik ama arkamda Agi ile birlikte ve yüklü olarak) gidip, daha çok stabilize dağ yollarında sürme fikri bir şekilde gerçekleşememiş ve yukarıda bahsettiğim duruma getirmişti. Elbette hayatta her zaman herşey ve de istediği gibi olmaz insanın ama fırsatları da değerlendirmek lazım. Yine Sofya'daki takvimimiz arasında, altı günlük bir pencere görünüyordu. Daha evvel motosikletle tekrar gelmeye karar verdiğim Karadağ ve diğer Adriyatik Sahil yolunun bir kısmı, buradan rahatlıkla haftasonu bile gidebileceğim mesafedeydi. Her ne kadar bu yaz Sofya'da oldukça serin ve yağışlı geçmekteyse de, biraz da Agi'nin teşvikiyle 5 Eylül öğleyin motorun üzerindeyim işte!
   Sırbistan'a girdim. Avrupa'ya bağlanan ana arter ve aslında biraz keyifsiz bir yol üzerindeydim. Yol Türkiye'den Avrupa'ya dönen gurbetçilerle doluydu. Belgrad civarları başlayan ciddi de bir yağmur altındaydım ancak yine de sürüşten keyif alıyor  ve bu yarım ilk günde mümkün olduğunca mesafe almak istiyordum.

   Sırbistan'ı geçip, Hırvatistan'a girdim. Otoban'dan çıkıp Slavonski Brod'da, nehir kenarındaki güzel bir hostelde geceledim.

   Ertesi gün tekrar otobana girdim. Hırvatistan'dan sonra, dünya güzeli Slovenya bir çırpıda bitiverdi ve Trieste üzerinden İtalya'daydım. Yine ağır bir yağmur altında Dolomitler'e doğru tırmandım. Benim için özellikle harika bir bölgedeydim, kıvrım kıvrım yollardan da çok keyif alıyordum ama yağmur ve bulutlar  nedeniyle dağları pek de göremedim. Cortina D'Ampezzo'ya ulaştım oldukça pahalıydı. İnternetten baktığım oteller -benim için- yüksek fiyatlıydı ve yanımdaki uyku tulumunu da özel ve acil durumlar için taşıyordum. Yani tüm gün gazladıktan sonra bir de kamping aramakla uğraşmak istemiyordum. 17 lt benzine verdiğim 30 Euro'da tuzu biberi olmuştu, rotayı tekrar yokuş aşağı çevirdim ve 5-10 km geride, yol üzerinde gördüğüm küçük köylerden birinde, yol üstü hoş bir otel buldum.

   Sabah geciken kahvaltı ardından yine Trieste'den geçerek Slovenya 'ya girdim. Slovenya gerçekten çok hoş bir ülke ama sadece güzel doğa veya şehirler anlamında söylemiyorum. Slovenya'nın sanki her parçası peyzaj mimarının elinden geçmiş gibi. Kısa süre ve tabii ki yağmur atında Slovenya'dan çıktım ve tekrar Hırvatistan'a girdim. Rijeka'da da artık Adriyatik'e kavuşmuş, o nefis kıvrımlı sahil yoluna girmiştim. Günü Zadar'daki bir hostelde erken sonlandırdım. Aslında daha devam edebilirdim ama bugün Zadar'da uyumayı planlamıştım. Polonya'lı bir bisikletçiyle akşam yemeği yedik ve uyudum.

   Kahvaltı verilmeyen yerlerde daha rahatım sanki, sabah kalkıp istediğim saatte yola çıkıyorum. Normalde bu gibi seyahatlerde beslenme sistemim biraz değişiyor. Sabah kahvaltısından sonra akşama kadar yemek yemez, sadece bol su içerim. Ama kahvaltı olmadığı zaman da genelde çok erken başlayabiliyorum sürüşe ve öğleyin birşeyler yiyorum. Kahvaltılıklar veya yemek, benim normal standardım yani. Yola koyuluyorum. Split, Dubrovnik, Kotor, Budva ve bol virajlı sahil yolu. Dünden beri yağmur da kalmadı artık, bu çok iyi. Yağmurun bana en dertli gelen tarafı tam vücut yağmurluğumu giymek ve çıkarmakla uğraşmak. Aksi takdirde yağmur çok delice yağmadığı sürece hızımı önemli ölçüde etkilemiyor, yollar zaten hep viraj. 

   Akşamüstü Arnavutluk'a giriyor ve Skhoder'de bir hostele yerleşiyorum. Burada da güzel insanlar ve arkadaş olduğum bir Türk çift de var. Ertesi sabah zaten geç saatte olan kahvaltı, biraz daha gecikiyor. Semih'le gece saat ikiyi geçen muhabbetimiz sabah da devam ediyor ve ben oldukça geç ayrılıyorum hostelden. Niyetim bugün eve dönmekti ama yaklaşık 700 km'lik bugünkü mesafeyi, daralan zaman ve uyku eksikliği nedeniyle işkenceye çevirmek istemiyorum. Daha önce de bir gece kaldığım, Makedonya'nın göl kenarındaki Ohrid şehrinde, 300 km sonra uyku ve dinlenme molası veriyorum. Bu arada  İtalya'dan güneye inerken fiyatlardaki gevşemeye, ucuzlamaya örnek olması açısından yazıyorum, Ohrid'de kaldığım kahvaltısız ama süper hostel/pansiyon sadece 6 Euro!

   Artık kalan sadece son 400 km yi alıp eve varıyorum. Toplam 5 sürüş gününde 3300 km civarı, çok bol ve harika virajlı, bol yağmurlu ama motora da doyuran bir seyahat oldu. Bu kısa ama benim için keyifli seyahati Facebook ve Instagram üzerinden takip eden, mesaj ve aramalarıyla destek olan herkese bir kez de buradan teşekkür ederim. İyi ki varsınız!





21 Mayıs 2018 Pazartesi

Lastik ve akü de tamam...

Ktm 640 Adventure'ın lastiklerini değiştirdim. Bu kez Metzeler Karoo 3 tercih ettim. Aslında yerli lastik markası Anlaş Capra X almak istiyordum ama maalesef bu motor ebatlarında mevcut değildi. Fiyatı da çok uygun olan Capra Extreme almayı da düşündüm ama diş yapısı itibariyle toprağa çok daha yatkın, haliyle de asfaltta daha az güvenilirdi. Mitas'lar stoklarda yoktu ve alabileceğim lastik alternatifleri çok azalmıştı. Ancak Karoo 3 asimetrik deseni, okuduğum/izlediğim yorumları ve 60/40 % yapısı (yol/toprak) ile parlıyordu. Kararımı bu yönde kullandım.



Ön lastiği, gerçekten çok zorlanarak da olsa değiştirmeyi başardım. Ama o kadar zorlanmıştım ki 140'lık arkayı değiştirmeyi göze bile alamadım! Bu lastik değiştime işinde oldukça yetkindim eskiden. Öyle ki, beraber sürdüğümüz başka arkadaşların ki de dahil, (kendi lastiğim gece saat 01 sularında olmak kaydıyla) bir günde 3 kez, Toros'ların yükseklerinde değiştirdiğim olmuştu. Evet o lastikler daha yumuşak toprak lastikleriydi, evet o günlerin üzerinden çok zaman geçti, evet bu Karoo 3 ler daha sert hamurluydu... Evet, her üçü de geçerliydi ama mazeret göt gibidir, herkeste bulunur :) Arka lastiği alıp, sanayiye indim. Bir pazar günü açık bulabildiğim lastikçi sökmek için makinesine jantı uyduramayınca, iki kişi kan ter içinde, tokmak falan da kullanarak üstesinden zorla gelebildiler.

Denemediğime çok mutlu oldum! :)

Geçen yıl aldığım Exide akü, çok iyi baktığım halde, bozuk statör yüzünden defalarca kez  tamamen boşalmıştı. Artık performası çok düşen akünün asit tamamlamasını da Kasım Usta yapmıştı ama birkaç gün sonra asitin dışarı taştığını ve akünün artık öldüğünü farkettim.

Bu kez Skyrich Lityum Ion akü tercih ettim.


Cep telefonuma mesaj geldiğinde hemen kargo ofisine gittim. Görevli arkadaş kargomu ararken 'yaklaşık şu büyüklükte, ağırca bir kutu olacak. İçinde akü var' dedim ama arkadaş, kargo firmalarının bildiğimiz naylon zarf poşeti ile geldi. Evet üzerinde ismim yazıyordu ve başka da kargo beklemiyordum bugünlerde ama bu torbanın içinde akü olduğuna inanamadım. Ağırlığı 'yok gibiydi'!


Evet, sadece 970 gr, son derece güçlü, üzerinde  ışıklı seviye indikatörü de olan bu akü kağıt üzerinde çok şey vaad ediyor ve eldeyken de insanı çok iyi hissettiriyor. Şimdiye kadar kullandığım en iyi akü, tabii ki Yuasa idi. Ama bu Skyrich Li-Ion ağırlık ve fiyat açısından Yuasa'dan bile çok daha iyi! 

Bakalım, son yorumu zaman belirleyecek...  


6 Nisan 2018 Cuma

66666

Şeytan ayrıntıda gizlidir.





Ayrıntıdaki bakım, değişim isteyen noktaları bulduk.

Motor satın aldığımdan beri çıkması muhtemel problemlere ve onları çözmek için gereken yatırıma hazırdım. Zaten belli olduğu şekliyle motor, başından beri şarj etmiyordu.

Statorde kopuk vardı. Sağolsun Kasım Usta güzel şekilde sargıyı yeniledi.






Egsantrik zincirinden ses geliyordu ve gergisi artık sona dayanmıştı, değişmesi gerekiyordu.




Açtığımızda egsantrik mili ve üzerine basan rocker arm da da zede tespit ettik, değişmesi şarttı.







Egsantrik mili, egsantrik zinciri, emiş ve egzoz rocker arm rulmanlarını sipariş ettik.

Tom bunların Hollanda'dan gelmesi 3 haftaya yaklaştı. Ardından Kasım Usta'nın bilgili ve temiz işçiliği ile motor toplandı.

Bu arada marş motoru, radyatör sıvısı ve benzeri başka işler de yapıldı.




Sonuç nefis.

Soğanlı, Nevşehir





27 Aralık 2017 Çarşamba

Bitcoin bir çevre felaketidir

Pek fazla bildiğim bir konu olmayan kripto paralar hakkında, -blogumun içeriğiyle tamamen alakasız olsa da- paylaşmaya değer bir yazı okudum.

Yazar, Chris Stephenson. Kaynak

Bilgisayar bilimcisi gözüyle kripto para ve yatırımcıya “tavsiye”ler

Bitcoin çıldırmış. Zirveden zirveye koşuyor. Bir yıl içinde bir adet Bitcoin’in fiyatı bin dolardan 19 bin dolara çıktı.
Dünyadaki borsalar da coştu. Bitcoin ile aynı derecede değilse de zirvelere ulaşıyorlar. Trump, “Ben seçildikten sonra ABD borsası 49 defa rekor kırdı” diye bas bas bağırıyor.
Karl Marx çok eskiden bu olayları anlatmıştı: Kapitalist sistemde kâr oranlarının düşme eğilimi var. Kâr oranları düşünce sermayedarların birbirinden çalma, spekülasyon yapma eğilimleri daha güçlü olur. Yani artı değer üret(tir)mek yerine artı değer çalmak daha tatlı olmaya başlar.
Bu yüzden borsa, emlak ve saire balonları büyük krizlerin habercisidir. Kripto para balonları da.
Tabii ki krizin zamanı hiçbir zaman önceden bilinmez. Kriz bilindiği anda bütün spekülatörler satış için çırpınmaya başlar ve bu da krizin kendisi olur.
Yeni kripto paralarının bir şekilde kapitalist sisteme meydan okuduğu ya da alternatif oluşturduğu iddiaları var ortada. Satoshi Nakamoto takma ismini kullanıp Bitcoin’i icat eden insan (yada insanlar), 2008 finansal krizdeki merkez bankaların rolünden bahsetti(ler). Nakamoto’ya göre güvenilmez merkez bankaları yerine başka bir sistem gerekiyor.
Öte yandan bir başka kesim ise “özgür yazılım” ve “açık teknoloji” argümanlarını kullanarak Bitcoin ve diğer kripto paraların devlet karşıtı niteliklerine vurgu yapıyor. Kripto paraların kapitalist sistemi yıkmadan ona alternatif olacak yeni bir piyasa yarattığı öne sürülüyor.

Kripto para nasıl çalışır?

Önce kripto paraların nasıl çalıştığına bakalım.
Bitcoin ve diğer kripto paralar ilginç bir teknoloji kullanıyorlar. Sisteme göre her para birimi büyük ve tek bir sayıdır. Bu sayılar ve sahiplerinin kaydı genel ve açık bir defterde tutuluyor. Para birimlerin kayıtlarının tutulduğu defterindeki imzalar birer matematiksel problemin çözümü olan sayılar. Bu çözümler çok zor bulunan ama kolayca doğrulanabilen sayılardır.
Bu tür bir problem için örnek verelim. Çok büyük iki asal sayı düşünün, diyelim 500 haneli sayılar. Bu iki asal sayıyı birbiriyle çarp ve çıkan sayıyı yayınla. Artık problemi sorabiliriz: Çarpımları bu sonucu veren bu iki asal sayı nedir? Böyle bir problemin çözümü için çok vakit gerekiyor; hızlı bir yöntem bilinmiyor. Ancak problemin çözümünü bulduktan sonra sonucun doğruluğunu kontrol etmek çok kolay.  Sadece ortaya çıkan iki sayının çarpımını alıp büyük rakama eşit olup olmadığına bakmak yeterli.
Kripto paralarda kullanılan problemler bundan farklı ancak prensip aynı.
Kripto paraların değerli olabilmesi için kopyalanamamaları lazım. Yani bir para sahibi parasını başkasına aktarırken, inkâr edilemez ve tekrarlanmaz bir transfer yapabilmeli. Sadece sayı oldukları için eğer bir kontrol mekanizması yoksa para birimleri rahatça kopyalanabilir. Geleneksel paralar için merkez bankalarının tuttuğu kayıtlar da aynı rolü oynuyor.  Bir bankadan çıkan para başka bankaya girer. Aynı para iki ayrı bankaya gönderilemez. Hesapları merkez bankası tutar. Kripto paraları için bir merkez bankası yok. Onun yerine Bitcoin piyasasında yer alan her oyuncu tarih boyunca olmuş olan bütün transferlerin kayıtlarını tutuyor, yani her oyuncu merkezi defterin bir kopyası tutuyor. Her transfer bütün oyunculara ilan ediliyor, oyuncular bunları doğrulamak için problemi çözüp şifre üretiyorlar; harcadıkları çaba için belli bir miktar Bitcoin’e sahip oluyorlar. Bu oyunculara “madenci” deniyor. Bütün sistemin güvenliği oyuncular arasındaki çoğunluktan tek bir ortak kaydının oluşmasından kaynaklanıyor. Böylece merkezi bir otorite olmadan para transferlerinin inkar edilemez ve tekrarlanamaz olması sağlanıyor.  

Blockchain teknolojileri

Bu tekniğin ismi Blockchain. Blockchain teknolojisi ilginç. Artık para dışında başka kullanımlara da hazırlanıyor. Gayri merkezci olmayan "dağıtık" (distributed) bir ortak veri tabanı oluşuyor. Veri tabanının güvenliği ve konsensüsü bir tür kripto imza teknolojisiyle sağlanıyor. Örneğin inkâr edilemez ticari sözleşmeler için Blockchain kullanılması planlanıyor.
Dağıtık veri tabanlarının başka bir örneği olan “Git” gibi uygulamalar toplumda rekabet değil, paylaşıma yardımcı olabilir. Git, yazılım geliştirilmesindeki işbirliği için kullanılan bir yazılım. Blockchain’de olduğu gibi her oyuncu bütün veri tabanını tutuyor. Yazılımcılar yazılımı değiştirdikçe bütün değişimleri birbiriyle paylaşıyorlar. Paylaşılan verilerin tutarlılığı kripto teknikleri kullanılarak sağlanıyor. Bu yöntemle binlerce kişi uyum içinde aynı program üzerinde çalışabiliyorlar, etkin bir işbirliği yapabiliyorlar. Linux Kernel ile başlayan bu yöntem artık dünyadaki yazılım geliştiricilerinin yüzde 40’ı tarafından kullanılıyor.

Bitcoin çevre felaketi

Ancak Bitcoin’in Blockchaininde bu eşgüdüme yönelik çözümden farkı bir güven meselesi var. Blockchain tabanlı kripto paralar altında yatan mantık güvene değil güvensizliğe dayanıyor. Blockchain’de “Proof Of Work” kavramı yani bilgisayarlarda zor iş yaparak kayıtların oluşturulması sahtekârlığı fazla pahalı hale getiriyor. Sahte iş yapmak isteyenler piyasada çoğunluk olacak kadar oyuncu yaratıp bütün işlerini yapmak zorundalar. Astarı yüzünden pahalı olur, değmez. Sistemin güvenliği bu nokta üzerinden sağlanıyor.
Ancak bu yöntem Satoshi Nakamoto’nun işin başında iddia ettiği gibi ucuz olmuyor. Bitcoin madenlerinde on binlerce, yüzbinlerce özel yapım madencilik bilgisayarları kullanılıyor. Bunlar inanılmaz miktarda elektrik tüketiyorlar. Şu anda sadece Bitcoin üretimde kullanılan elektrik olan İrlanda Cumhuriyeti’nin toplam elektrik tüketimden fazla. Aslında 159 ülke Bitcoin üretiminden daha az elektrik tüketiyor. Bitcoin fiyatı arttıkça daha güçlü daha büyük madenler kurulacak. Bitcoin algoritması gereği madencilik için kullanılan bilgisayarın gücü arttıkça, bir Bitcoin üretmek için (ya da bir transfer gerçekleştirmek için) kullanılan elektrik miktarı giderek artıyor. Aynı tempoyla bu işlere devam edilirse bir kaç sene sonra dünyanın elektrik üretimin hepsi Bitcoin madencilikte kullanılacak. Bitcoin madenleri ya elektriğin ucuz (ve kirli) olduğu Çin gibi ülkelerde ya da bilgisayarların soğutulmasının kolay olduğu İzlanda gibi ülkelerde yoğunlaşıyor.
Yani Bitcoin bir çevre felaketidir.
Bu inanılmaz enerji israfı Bitcoin altında yatan birbirine güvenmeyen eşit oyuncular mantığına bağlı. Bize “İyi, Kötü, Çirkin” filminin son sahnesini hatırlatıyor. Oyuncular birbirine vurmaya çalışıyorlar ama ellerindekiler tabanca değil, termik santral. Güvensizlik esastır ve geliştirilen teknolojinin esas niteliği bu güvensizlikten kaynaklanıyor.

Çözüm “zenginlere güvenmek” mi?

Bitcoin tipi Blockchain’lerin enerji sorununu çözmek için yeni önerilen bir Blockchain tipi var. Etherium blockchain bu yeni sisteme geçiyor.  “Proof of Work” (yani zor iş yaparak transferleri doğrulamak) yerine “Proof Of Stake” kullanıyorlar. Bu çok daha ucuz bir yöntem. Harcanan boş emeğe güvenmek yerine piyasada en fazla kripto paraya sahip olan zenginlere güveneceğiz. İngilizcede “Trust the rich, what could possibly go wrong?” Türkçesi “Zenginlere güvenin, ne kadar kötü olabilir ki?” Bizim gibi zengin olmayanlara bu iddia fazla ikna edici gelmeyebilir.
Kripto paralar ile kapitalist sistemden kaçış yok. Bitcoin madenleri sermayedarların elinde. Şimdi Chicago Mercantile Exchange borsasında Bitcoin Futures piyasada alınıp satılıyor. Resmiyet geldi ve yine zenginler ağırlıklarını koyacaklar.

Bitcoin gerçekten para mı?

Para olarak kullanılabilen şey paradır. Yani bir şey, onunla kolayca alışveriş yapabildiğiniz ölçüde paradır. Bu nitelik iki yoldan sağlanabilir. Birincisi eski yöntem; kullanım değeri de olan bir şeyin alışverişlerde değişim amacıyla da kullanılması. Mal para da denilen bu sistemde en çok kullanılan şeyler değerli madenler, altın ve gümüş oldu. İkincisi kağıt para, banknot sistemidir. Günümüzde yaygın geçerliliği bu yöntemde bir devlet, özel basılmış bazı kağıtların alışverişlerde değişim aracı olarak kabul edilmesini sağlamasıdır. Kapitalist sistem içinde bu iki şeyden yoksun olan para er ya da geç para olmaktan çıkar. Örneğin Zimbabwe devleti kendi parasına sahip çıkamadığı için Zimbabwe’nin kendi parası artık yok. 2009 yılında 100 trilyon Zimbabwe doları ile bir ekmek bile alınamayacak duruma geldikten sonra Zimbabwe doları tedavülden kaldırıldı.
Yaratılan ve fiyatı fırlayan kağıt parçaları hem 1929 hem 2008 finansal krizlerinde rol oynadılar. Merak edenler için John Kenneth Galbraith’in yazdığı “Büyük Kriz 1929” kitabını tavsiye ederim.[i]Goldman Sachs’un yarattığı yatırım fonlarına yatırım yapan yatırım fonlarının hisselerinin yükselişini (ve nihai olarak çökmesini) çok güzel anlatıyor. Evet, aynı bildiğiniz Goldman Sachs hem 1929 hem 2008 yılında benzer bir rol oynuyordu.
Ve sebep değil ama hastalığın en belirgin semptomu finansal balonlardır.

Bitcoin’den para kazanalım mı?

Kripto paralarının devletin gücüne ya da altın gibi somut bir kullanım değerine bağlı olmadıkları için sadece ve sadece bir "Ponzi" Scheme'in hisseleri gibi. Türkçe'de "saadet zinciri" deniyor. Bir Ponzi Scheme'de eski yatırımcıların kârları yeni yatırımcıların paralarıyla sağlanıyor. Scheme büyümeye devam ettikçe herkes kârlı çıkıyor. Büyümenin hızı bile düşerse felaket oluyor. Bebeği ellerinde son tutanlar, yani en son giren yatırımcılar her şeylerini kaybediyorlar. 1980'lerin yarattığı bankerzedeler gibi.
Para kazanan da oluyor tabii. Bulgaristan devleti mafyanın elindeki önemli bir miktar Bitcoin’e el koydu. Hızlı yükselen Bitcoin dolar fiyatıyla el konulan Bitcoinlerin değeri Bulgaristan devletinin toplam birikmiş borcunun %25’ine eşit. Şimdi, Bitcoin fiyatında korkunç bir düşüş yaratmadan satabilirlerse tabii.[ii]
Hayaller arkasında bir gerçek var; para kazananlar piyasaya giren yeni yatırımcılardan para kazanıyorlar. Bitcoin madenleri değer üretmiyorlar. Değeri (ve çevreyi) yok ediyorlar. Ponzi’den memnun kalan erken çıkan yatırımcılar vardı. Ponzi’nin kendisi uzun yıllar hapiste kaldı. Yine Ponzi hapisteyken hayal kuran yatırımcılar paralarını Ponzi’nin eline vermeye çalışıyorlardı.

Kripto hayallerinin tehlikeleri

Bu makalenin ilhamı internette dolaşan web sitesi sahiplerine yönelik şu çağrı:
“Sitenize eklenecek küçük bir Javascript kod parçacığıyla ziyaretçileriniz bu kolektif topluluğa katılıp Monero üretimine katkıda bulunabilirler. Ziyaretçilerin bu aşamada bir kaybı veya kazancı olmayacaktır. Site sahibi olarak elde edilen gelirin %70'ini Monero şeklinde alacak, dilerseniz bunu gerçek paraya çevirebileceksiniz.”
Monero kripto paralardan biridir. Önerilen uygulama, web sitenizi ziyaret edenlerin bilgisayarlarının gücünü (ve elektriklerini) kullanarak kripto para madenciliği yapmak. Hem de sol web sitelerine öneriliyor.
Böyle bir şey yapmak hırsızlıktır. Web sitesi ziyaretçisinin elektriği habersizce kullanılıyor ve bundan elde edilen gelir site sahibine kalıyor. Hırsızlık olduğu için ahlaksızdır. Üstelik “hırsızlık” işe yaramayacaktır. Bu küçük hırsızlık mega kripto para fabrikalarıyla rekabet edemez.

Türkiye’nin de yatay parası var

Devletten bağımsız üretilen para illa ilerici bir şey değildir. Türkiye'de uzun süre önce üretilen ve kullanılan böyle bir yatay para var; çek-senet. Bir çek/senet yazan biri para yaratıyor. Bu kağıt, para gibi dolaşıyor. Kitap dağıtımcısı yayınevine 6 aylık bir senet veriyor, yayınevi bu senedi matbaaya, matbaa kâğıtçıya… Senet dolaşan bir para oluyor.. Merkez Bankası bu paranın yaratılmasını ve  miktarını tam olarak kontrol edemiyor. Bu para ve devletin parası arasında bir ilişki var ama bu ilişki her zaman bire bir değil. Devlet bu paranın arkasında tam etkin bir şekilde durmadığından başka bir güç bu rolü üstleniyor; Çek-senet mafyası. Gayri resmi para için gayri resmi emniyet güçleri.
Kripto paraların devletten bağımsızlıkları, çek-senedin bağımsızlığından çok farklı bir şey değil. Tahminen ya mevcut devletler bu paralara sahip çıkacak ya da gayri resmi güçler; aksi halde bu paralar yok olacak.

Oyuncak parası

Bitcoin’in spekülatif balonu yüzünden her gün yeni kripto paralar mantar gibi ortaya çıkıyor. Onlardan biri Walt Disney şirketi tarafından oluşturuldu. İsmi Dragonchain[iii]. Yani bugün Rupert Murdoch'un "eğlence" imparatoluğunu 60+ milyar dolara satın alan Disney kripto para da kuruyor.
İngiltere'de eskiden çocuklara verilen ucuz ve dakik olmayan kol saatlere üzerindeki resimler yüzünden Mickey Mouse saatleri derdik. Ondan sonra kalitesiz, ömrü uzun olmayacak olan her ürün için İngilizcede "Mickey Mouse" lafı kullanılmaya başlandı.
İşte kapitalizmin bize son getirdiği yenilik (Walt Disney şirketi aracıyla): "Mickey Mouse" para.

Yatırımcıya tavsiye

Kişisel ve ahlaki nitelikli bir tavsiye verebilirim: Kripto paradan şimdiye kadar kâr ettiysen piyasaya yeni girenlere kripto paralarını sat ve elde ettiğin gerçek parayı istediğin hayır işleri için kullan. Bence şu sıralar "çok para kazanacağım" diye düşünerek bu piyasaya giriş yapanlar çok zeki olmayan bir karar veriyorlar ya da iktisadi bir terimle söylersek çok risk severler.
Özel olarak bildiğim bir şey yok. Ama bana sorarsanız bu saatten sonra kripto paradan uzak durmak lazım. Para senin, karar senin.
BM FAO (Yemek ve Tarım Örgütü) verilerine göre dünyada nüfusun onda biri hasta olacak düzeyde aç. İnsanlığın, dünyanın, doğanın, çevrenin kurtuluşu piyasa, güvensizlik ve rekabete değil; dayanışmaya, paranın yok edilebileceği bir sistemin kurulmasına bağlı.


[i]       http://www.kitapyurdu.com/kitap/buyuk-kriz-1929/123863.html
[ii]      http://www.dailymail.co.uk/news/article-5163209/Bulgaria-Bitcoins-pay-FIFTH-debt.html
[iii]     https://dragonchain.com/

19 Aralık 2017 Salı

Tur kayağı takımı aldım

1995 yılında bir kış ayıydı.Yeni, acemi ve hevesli bir dağcı olarak Erciyes oteller bölgesinde otobüsten iner inmez ağır çantamı sırtlanmış ve kayak pistinin sağ kenarında, o zamanki T-Bar lift hattının hemen yanında kalmaya dikkat ederek, sert kar üzerinde yükselmeye başlamıştım. Henüz birkaç dakika yürümüştüm ki, boyu benim belim hizasına ancak yetişebilecek, 5 veya 6 yaşlarında küçük bir çocuk, ayağındaki kayaklarıyla benim yanımdan oldukça hızlı ama fevkalade de estetik bir şekilde öyle bir geçti ki, arkasından uzunca bakmadan edemedim.

Etkilenmiştim. Evet Kayseri'de yaşıyordum ama bilhassa o yıllarda, ''sanki sadece zenginlere özel''miş gibi düşündüğümüz kayak sporuna hep uzak kalmıştım. Çocukluğumda mahallemizdeki yokuşlarda kızakla epey bir mesaim olmuştu ama kayak işine öyle veya böyle hiç yaklaşamamış ve hatta düşünememiştim bile. Bununla beraber, televizyondaki kayak yarışlarını hep ilgiyle izlemiş, oturduğum yerde o izlediğim hareketleri içselleştirmiştim.

Hiç tereddüt etmedim. Dağda zaten yalnızdım ve muhtemelen Çobanini'nde kamp kurup yatacaktım. Hem dedim ya, iyi de bir spor izleyicisiydim. Kayma formu ve hareketleri zihnime kazınmıştı!

Geri döndüm ve bir çift kayak kiraladım. Ayağıma oldukça büyük ayakkabıları ile gayet de komiktim ama o gün zaten sadece ayakta kalmayı ve küçük (!) kayışlar yapmayı deneyecektim. Kayakları takmayı ve ayakta durmayı hemen becerdim. Eğimin belli belirsiz olduğu on metrelik bir alanda ilerlemeyi de başardım... Ee, peki?

Klasik ben işte. Hemen bilet alıp T-bar'a asıldım. Bana söylendiği gibi, bara hiç oturmadan, sadece beni çekmesine izin vererek, bir çırpıda birinci istasyona ulaştım. Çok güzeldi, hoşuma gitmişti. Hakkında söylenen ''ooo orası çok zordur, sadece profesyoneller(!) - ne demekse?- kayar'' abartmalarına kulak asmadan ikinci istasyona çıkan lifte geçtim. Kısa süre sonra eğim oldukça artmış, yamaç dikleşmiş, bulutlar güneşi kapatmaya ve hava serinlemeye başlamıştı. Evet, şartlar ve görüntü biraz moral bozucuydu ama sonrasında yıllar boyu yeni rotaların bilinmezliklerine dalarkenki düsturum gibi (Çok kasarsa sallanır ineriz. ne yani?), kayamasam da bir şekilde inerim nasıl olsa diye düşünerek en tepeye ulaştım.

Güneş tekrar kendini göstermişti ve sanki buradan aşağı kayabileceğimi bana fısıldıyordu. Ağır ağır kaymaya başladım. Evet, kayabiliyordum! Acemice de olsa, o televizyonda gördüğüm kayakçılara kendimi benzeterek inebiliyordum. Önce birinci istasyona, hemen ardından da daha da azalan eğimde çok daha rahat şekilde Beden Terbiyesi'nin önüne kadar indim.

Evet, kayakla ilk tanıştığım o gün, hiç kimseden bir ders veya eğitim almaksızın, ayağıma büyük ayakkabılar ve kiralık eski püskü kayaklarla, büyük bir cüret göstererek Erciyes'in ikinci istasyonuna kadar çıkmış ve ilk denememde ''hiç düşmeden'' aşağı inmiştim!

En büyük şansım ve gücüm, fotografik hafızamla ilk andan son ana kadar zihnimde canlandırdığım, gözlerimin önünde kaydırdığım o televizyondaki kayakçılardı. Müthiş bir sevinç, tatmin ve keyifle eve döndüm. Kayabiliyordum ve bu çok da kolay olmuştu!

Bu yazıda bomba gibi, harika bir tecrübe ve ilk kayış hikayesi okuduğunuzu düşünüyorsanız acele etmeyin derim.

Artık kayabiliyordum ya,  sabırsızlıkla geçirdiğim beş günün ardından soluğu tekrar Erciyes'te aldım. Hemen, bu sefer ayağıma çok daha iyi olan bir ayakkabı ve kayak kiraladım. Bir önceki hafta sonu ikinci istasyona kadar çıkmış ve hiç düşmeden, sevimli hayalet Casper misali süzülerek inmiştim ya! Hani herşey nefisti ya!

Cumartesi ve pazar, bütün inatçı kayma uğraşıma rağmen kıçım yerden KALKMADI! :)

Benim için çok komik bir anıdır bu. Kayakları ayağıma ilk kez geçirdiğim o gün, hep zihnimde tuttuğum ve birebir taklit ettiğim kayakçı imgesi ve şansım beni düşmekten korumuştu. Ertesi hafta ise kaymayı söktüğünü düşünen bir insanın rehaveti ile zihindeki o video uçmuş gitmiş ve ben sürekli yere kapaklanan komik bir zavallıya dönüşmüştüm.

Ondan sonra yıllar içinde kayışım kendince düzeldi, kendince bir yol edindi. Şu an bakıyorum, bu hikayenin üzerinden 23 yıl geçmiş! Şartlar, imkansızlıklar, ilgiler ve öncelikler nedeniyle kaydığım malzemeler ya hep kiralık ya da çevremden, abimden, arkadaşlarımdan ödünç aldıklarım oldu. Sonra nihayet, bundan 7-8 yıl evvel kendime bir çift iniş kayağı satın aldım Sofya'dan. Sokakta, ürünlerin yere serilerek satıldığı bir ikince el pazarından, yok fiyatına aldığım bu kayak da daha evvel kullanılmıştı. Hala evde severek tutarım ve hala büyük bir tatminle kullanırım bu kayakları.

Bu yazının ve uzun girişin sebebi, aşağıya yazacağım, yeni aldığım ve bir kamyon dolusu para ödediğim yeni tur kayağı takımımdan bahsetmek ve kayak takımıyla paralel olarak oldukça hafifleyen cüzdanımın üzdüğü moralimi düzeltmek. Nereden nereye misali. :) Hakkımdır değil mi onca yıldan sonra güzel bir kayak takımı almak. :)

''Yavrum hangisi en iyisi oluyor bakalım bunların? Meblağ mühim diil, sar bakiim sen ordan yanarlı dönerli bi takım!'' :D

Neyse, ciddi olalım. Kayalım bakalım, görelim.

Kayak rehberi bir arkadaşımın tavsiyesiyle Skisharki'ye gittim önce. Bulgaristan'da bu ciddilikte ayak analizi yapan ve ona göre kayak ayakkabısı veren başka bir mağaza yokmuş zaten. Benim arkadaşın da yakın arkadaşları olduklarından. sağ olsunlar ayaklarımı ve ayakkabıları detaylı çalıştılar. Ancak sadece ayakkabı sattıkları, kayak satmadıkları için sonuca pek yakın değildik maalesef.



 Kısaca, şunları aldım:


Dynafit TLT 7 Exp, Mondo 27, 1020 gr.

Dynafit SpeedFit 84, 167 cm, 1250 gr.


Dynafit TLT Radical FT 2.0, 630 gr.


70% Mohair, 30% Sentetik.


Dynafit 100 mm krampon, 120 gr.

Arva Neo, 3 anten, 230 gr.

Arva Patroller 24, 980 gr.


Arva. Lightweight 2.0, 150 gr.

25 Ekim 2017 Çarşamba

Cappadocia Trail 60K, 21.10.2017

Özelde koşu, genelde ise sportif anlamda çok da parlak geçmeyen ama yine de durumumdan mutsuz olmadığım bir sezonda, bu yılki Kapadokya patika yarışı gelmiş çatmıştı. Oldukça antrenmansızdım. Kaydımı uzun aylar evvelden yaptırmış olduğum bu güzel yarışta start almak ve süreyi çok umursamaksızın, sakin sakin de olsa bitirmeye niyetlenmiştim.

Arkadaşım Yekta Arı'nın da her istasyonda beni karşılayarak destek verdiği, istasyonlarda hiç durmadığım ve dolayısıyla da zaman kaybetmediğim bu yılki yarışı 9 saat 15 dakikayla bitirdim. 303 yarışmacı içinde genel klasmanda 138 ve yaş grubunda 44. olarak tamamladım.

Yarışın yarısına kadar, sözkonusu durumuma bakıldığında fena sayılmayacak bir hızda devam ettim ancak daha sonra dizlerimde başlayan ağrılar nedeniyle koşamadım, sadece yürüdüm. Akdağ istasyonundan sonraki son 10 km, stabilize yollar üzerinden devam ediyordu ve burada kayda değer iniş ve çıkışlar olmadığından dizlerim biraz daha rahatlamıştı ve koşabildim. Bu yıl istasyonlarda zaman kaybetmediğim için güzel bir avantajım vardı ama o uzun yürüyüşler bitirme süremi uzattı. Hiç önemli değil, çok sevdiğim bu bölgede, bir kez daha koştum.






14 Ağustos 2017 Pazartesi

Aladağlar Sky Trail 2017, 12.08.2017

Geçen yıl Kapadokya Trail'de burkulan bileğim yüzünden dört ay kadar ara vermek zorunda kaldığım koşmaya ilk fırsatta tekrar başlamış, değerli arkadaşım Kerem Topuz'un verdiği antrenman program desteği ile ileri kendi adıma yoluna koymuştum. Hazırlandığım ilk yarış 2017 Aladağlar Sky Trail idi. Geçen yıl bu yarışı bitirmiştim ve bu yıl en azından daha iyi bir süre yapmak umudundaydım. Antrenmanlara harfiyen uyuyordum ve yarış öncesi, antrenman mesafelerini, hacmini, yokuş antrenmanlarını artıracağımız döneme tam gelmiştik ki belirtilerini hissetiğim shin splints nedeniyle, yarıştan iki ay kadar önce bir anda antrenmanı kesmek zorunda kaldık.

Yarışa kadar, durumu görmek için ara ara yaptığım kısa ve yavaş koşular dışında, koşamadım. Yarış günü geldiğinde bacağım, bu açıdan iyileşmiş gibiydi ama antrenman programının en önemli kısmından mahrum kaldığım gibi daha evvelki kazanımlar da baltalanmıştı. Pek işe yarar bir malzeme değildim yani...

Yarış öncesi gece, bir şekilde hiç uyuyamadım. bunun benim için hiç iyi olmadığını biliyordum çünkü bu daha evvel de yaşadığım bir şeydi. Yine de iyimser bir şekilde (ve bu rahatlıkla da mümkündü) başlayıp bitirmeye ve herşeye rağmen de geçen yıldan daha iyi bir zaman yapmaya karar verdim. Kerem'in nasihatini hiç aklımdan çıkarmayarak, yavaş ve kontrollü başlamaya, gücümü yarışın sonlarına saklamaya ve yarışın son çeyreğinde her şeyimi vermeye niyetliydim.

Sabah 04:30'da start aldık, kendimce kontrollü ve yavaşça gidiyordum ama sonradan farkedeceğimiz şekliyle, daha da yavaş olmalıydım. Geçen yıl bir saat gibi ulaştığım Sokullupınar'a 45 dakikada, 3saatte vardığım Çelikbuyduran istasyonuna 2:45'te ulaştım. 3:32'de Emler zirvede ve 4 saatin hemen biraz üzerinde Direktaş'taydım.

Buraya kadar, benim şu anki durumum için daha yavaş gelmeliydim. Bu, yetersiz hazırlık ve uykusuzluk üzerine eklediğim 3. büyük hata idi.

Bu yarışta, daha evvel de gerçek anlamda denemeden GU jel kullanmak üzere yanıma almış ve farkında olmadan tüm enerji ihtiyacını bu jellere yüklemiştim. 4. hata!

Hemen hemen başka hiçbir şey yemedim, sadece bol sıvı aldim ama gerçekten de enerji rezervlerim hızla tükeniyordu. Ben hala farkında değildim.

MTA Tepe altına yaklaşırken performansımdan hiç memnun değildim. Üstelik oramı buramı da, psikolojik şekilde, ağrır gibi hisseder olmuştum. Geçen yıl oldukça rahat, hiç bu şekilde bitmiş gibi hissetmeksizin tırmandığım bu dik yüzeybu yıl müthiş acı verici ve yıkıcı bir etap olmuştu benim için. 6 saat civari ulaştığım zirvesinde, arkadaşım Elif Maviş'e bırakacağımdan bahsettim. O beni yüreklendirmeye çalıştı sağolsun. Evet, devam edebilir bitirebilirdim de ama öylesine yıkık bir haldeydim ki...

Ağır ağır inerken, bırakan başka koşucularla da karşılaştım. Onların problemi bozulan mideleriydi. benim midem sağlamdı ama pek takatim yoktu. Maden Yayla istasyonuna indik, burada da sadece içecek takviyesi vardı ve yiyecekler 4 km  ilerideki Karagöl istasyonundaydı. Zaten bırakmıştım ve aç da hissetmiyordum. Biraz dinlenip, ağır ağır Karagöl'e devam ettik. Bu arada bize yetişip geçenler oluyordu haliyle. Karagöl'e ulaşıp yayıldığımda, buranın zaman tahdidine daha yarım saat vardı, devam etsem bitirebilirdim ama çok acı çekerdim ve yaptığım işten nefret etmemeliydim.

Sonra eski dost Rambo (Ramazan Karamık) bizi pickup'ıyla Demirkazık Dağevi'ne ulaştırdı. Saat 15:00 civarlarıydı sanırım. Perişan haldeydim, duş alıp yemek  yedim. İnsanlar geliyor ve yarışı tamamlıyordu. Bu yıl, yarım saat da erken başlatılan yarışın toplam süresi de böylelikle uzatılmış ve 12:30' süre ile saat 17:00'de finish olmuştu. Geçen yıla göre bitiren sayısı ve oranı çok  daha yüksekti. bunlara şahit olurken insanın içinde bir hayıflanma olmuyor, "ben de bitirebilirdim aslında" düşüncesi geçmiyor değil. Ama sıralanmış büyük hatalarım yüzünden, inat etmemem ve bu işlerden keyif alma zorunluluğunu unutmamam gerekiyordu.

Sonuç:
1. İyi hazırlanamadım ( Yarıştan iki ay önceki sakatlık başlangıcı en büyük etkendi)
2. Onceki gece uyuyamamış olmam önemli bir etken
3. Mevcut şartlarım için yeterince yavaş ve enerji açısından ekonomik olamadım
4. Beslenmede çok büyük yanlışlıklar. Sanırım en büyük faktör de buydu.