çatlak tırmanışı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çatlak tırmanışı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2023 Salı

Hisarcık Vadisi Tırmanış Rehberi


Bir rehber en başından beri sözkonusuydu, hep konuşulmaktaydı, her zaman aklımın bir köşesindeydi. Yine de hep biraz çekimserdim. Paylaşmalı mıydım? Yitik, zayıf, bugünün dopamin esiri insanlarını vadiye çekmeli miydim?


Acele etmedim, rotaların artmasını bekledim. Hisarcik'ta yeni rota tırmanmak, rota sayısını artırmak kolay değildir. Mesele kaliteydi, kantite değil.


Sonra 2020'de, pandemi dönemi bilgileri derlemeye başladım. Bu vadide 20 yıldır yapmakta olduğum tırmanış, tamamına yakın vaziyette kayıtlıydı. Arkadaşlarıma ait birkaç küçük eksiği de toparladım ama yine de bir kitap formuna çevirmek kolay değildi. Bu vadide 20 yıldır tırmanıyordum. Kimseye eyvallah demeden, kendi benimsediğim en basit, en ilkel birkaç ana temel üzerinde ama hiç şaşmadan, keyifle diş sıkıp, kendimi hırpalayarak... Tırmanmıştım işte, kitabı da ben yapardım, ne olacaktı ki?


Rotalar, fotoğraflar, içerik, dizgi... Hepsini yaptım.


Niyetim PDF formatında herkesle ücretsiz paylaşmaktı. Arkadaşlarım, "Sen iyi niyetlisin ama kimse kıymetini bilmeyecek, bu şekilde yapma" dediler. Haklılardı. Bu vadi ve tırmanış, hem masanın üzerine konulacak fiziki bir formu hak ediyordu hem de oğluma bırakabileceğim değerli bir kitap haline dönüşmeliydi.


Birinci sınıf kuşe kağıda, pırıl pırıl basılmalıydı!


Bu yirmi yılda tırmanırken kimsenin yardımına ihtiyaç duymadım ki, neden verecekleri 3-5 kuruş için sayfalara reklam talep edecek firmalara konuyu açayım?


Rotaları tırmandım, kitabın her şeyini yaptım, baskı maliyetini de üstlenebilirdim. 

Para kazanmak gibi bir derdim yok.


Bana fikirler vererek kitabın son adımlarına ön ayak olan, matbaayı ayarlayan ve kapak düzenlemesini yapan Mustafa Ibakorkmaz ve baskıyı yapan Orka Matbaası'na bu konular için teşekkür ederim.


Onun dışında bu kitabın hazırlanması ve basılmasında teşekkür edeceğim kimse yok. 


Sadece desteğiyle yanımda olan Abdurrahman Aydemir'e teşekkür ederim.


Uzun yıllardır alpinizm ve kaya tırmanışı ile ilgileniyorum. Haliyle camiayı da tanırım bilirim. Benzer çalışmalar yapan dostlarıma hep destek oldum, her girişimin ne kadar zorlu olduğunu hep bildim. Kitap bastılarsa, dağcılıkla alakalı olmasa bile muhakkak satın aldım. Bana genellikle imzalı da gönderdiler, bu yüzden genelde evde aynı kitaptan iki tane olabiliyor. 


Vadide yirmi yıl akıtılan kan, ter ve gözyaşı bir yana, kitap basabilmek bambaşka birşey. İnsan paylaşılsın istiyor...


Bol miktarda var, istemeniz yeter.



8 Kasım 2022 Salı

Ekim 2022. Olaylar olaylar..

 2019'dan beri koşu motivasyonum düşmüştü ve ara ara rekreasyonel koşmak dışında, alıştığım anlamda koşmaz olmuştum. Üzerine bir de Covid-19 pandemisi patlamış, tuzu biberi olmuştu.


Mayıs ayında Cappadocia Ultra Trail CMT, 63k kaydımı yaptırarak bu işi biraz daha ciddi olarak ele almaya karar vermiştim. Bu süre boyunca koşu hacmi, eksiklerimi gidermek ve benzeri açılardan fena da hazırlanmamıştım. Hatta CMT'ye daha önceki bütün katılımlarımdan bile daha hazır hissediyordum.


Ekim ayı geldiğinde artık yarışa son iki hafta kalmıştı. Planım Ekim'in birinci haftası koşu miktarını epey azaltmak, yarış haftası ise hareketsiz kalmadan koşuyu minimize edip, enerji depolarını doldurmak idi. Standart tapering.


Eylül'ün son günü Sofya'daki motorumla Kayseri'ye doğru yola çıktım. Problemsiz şekilde Istanbul'a geldim ve burada uyudum. Ertesi sabah yola devam ettim. Düzce civarlarında otobanda 130 km/h ile giderken arka lastiğim patladı.




Bu motorun tekerleri iç lastiklidir ve asfaltta hızlıca giderken hava boşalırsa, siz bunu geç farkederseniz veya duruncaya kadar ister istemez biraz devam etmek zorunda kalırsanız, iç lastiğiniz birkaç yerinden yırtılabilir, parçalanabilir. Benim de başıma gelen şey buydu. Motorun üzerindeki lastik Metzeler Karoo 3, yanakları oldukça sert, lastikçiler için ellerindeki makinelere rağmen sökmesi-takması zor bir lastik. Elbette ki tamiri için kendi başıma uğraşma niyetinde değildim. Arka tekeri söküp bir lastikçiye götürmek en doğru ve ucuz yoldu.

Bu kısmı çok uzatmaya gerek yok ama deli gibi yağmur altında geçen 5 saatin ardından bir çekici ve lastikçi yardımıyla lastiği hallettik (?).


 

Böyle bir günde, böyle bir durumda, böyle bir lastikçide, zaten pek yaygın bir ebat olmadığı için normalde de bulunması kolay olmayan 18 inch iç lastik bulabilmek büyük şanstı. İstedikleri yüksek fiyatları da mırın kırın etmeden ödedim. Onlar bu tamiri yaparken, zaten üşümüş olan ben çay içiyordum ve pek dikkatli takip edemedim. Meğer taktıkları 18 inch incecik, bisiklet iç lastiğinden hallice, uyduruk birşeymiş.

Akşam olurken oradan ayrıldım. Yağmur altında otobanda gazladım, Bolu Dağı Tüneli'ni geçtim ve tünel sonrasındaki alışveriş merkezindeki otele karanlıkta ulaştım. Ertesi sabah devam edip Ankara'yı ve Kırıkkale'yi geçtim.


Keskin'i de geçtim, artık Kayseri'ye yaklaşıyordum ama arka lastik yine patladı. Taktıkları dandik iç lastik dayanamamış, bırakmıştı.



Yine telefonlar, çekici 3-4 saat derken Keskin'e geldik. 18 inch lastik yoktu elbette. Bizim arazi tekniklerinden birini uygulamaktan başka seçenek kalmamıştı. Arazide hafif olabilmek için sadece 21 inch ön iç lastik taşırız. Olur da 18 inch arka lastik patlarsa, onun iç lastiğini tamir edene kadar veya medeniyete ulaşıncaya kadar tekerin dönmesini sağlamak için ön 21'i arka 18'in içine sıkıştırırız. Geçici ama hep işe yarayan bir çözümdür.

Bir traktör ön iç lastiğinin sibobunu falan traşlayarak içine yerleştirmekten ve beni 160 km daha götürmesini ummaktan başka yapacak birşey yoktu.



Fotoğrafta taktığımız traktör iç lastiği ve çıkardığımız, önceki gün takılan oyuncak gibi iç lastik görünüyor. :)

Yola çıktım. 40 km sonra bu iç lastik de tutmadı, sibobu yırtıldı.

Hava kararmıştı. Jant üzerinde yalpalayarak. janta daha zarar vermemeyi umarak 8 km mesafedeki TŞOF tesislerine ulaştım. Burada 2 saati çözüm düşünerek ve çorba içerek geçirdim. Ardından, motoru orada bıraktım, bir arabaya atlayarak Kırşehir'e geçtim. Buradan otobüse bindim ve gece yarısı eve ulaştım.

Sabah bir duş almak için banyoya girdim ve ansızın belime saplanan bir ağrı ile kala kaldım. Tutulmuştum. Kafamda çakan tek şimşek, motor falan değil, yarıştı!

Duşumu aldım belim çok kötüydü. Metin'i (Kavuncu) aradım, motosiklet konusunu anlattım ve yardım rica ettim. Sonra garaja indim, 18 inch iç lastik ve gerekli aletleri aldım. Ama ve, garaja dönünce çözümler birden çoğalıyor. Daha iyisini yaptım ve benim diğer motosikletin arka tekerini de söktüm. Böylece hiç iç lastik falan uğraşmaya gerek kalmayacaktı.

Metin'in arabasıyla TŞOF'a ulaştık. 10 dk içinde ama acayip de bel ağrıları içinde tekerleri değiştirdim. Yola çıktık ve Kayseri'ye geldik.



Malzeme olunca olayı 10 dakikada da çözebiliyorsun ama benim seyahat 4 gün sürmüştü. Evet, hasta bir ruhla bunu macera olarak görebiliyor ve zevk de alıyorum belki ama belimdeki problemin sebebi de buydu ki, canımı en çok sıkan buydu.

Bunu okurken yanmda neden o iç lastiğin olmadığını soruyorsunuzdur eminim ama bazen olacak olan oluyor. Bu konuda tecrübeliyim ama yolda ilk kez lastiğim patlıyordu ve bunca yıldır belki yüzlerce kez geçtiğim bu yolda birşey olabileceğini düşünmemiştim. Takımlar, lastik kitleri vs'de diğer motorlarım arasında dağılmıştı. Yola da bir seyahat amaçlı değil, motoru Sofya'dan Kayseri'ye getirmek amaçlı çıkınca, Tarzan gibi hareket etmiştim ve bam. Murphy kuralı çalışmıştı işte! :)

Belim çok fenaydı. Yarış öncesi çok önemli bulduğum son iki haftam kayboldu diye düşünmek fazla iyimser kalıyordu çünkü yarışa katılabilmem bile mümkün görünmüyordu. Arabaya binmek için ayağımı bile kaldıramıyordum.

Günler böyle akıp gidiyordu ki bir arkadaşım 'Ya, bir masör var, valla ben çok faydasını gördüm' deyinceye kadar! Ah kafam! Bu benim daha evvel de gittiğim, masajla belimi fevkalade düzelten Suriye'li Ahmet Hamdoosa idi!  

Yarışa sadece 5 gün kalmıştı. Hemen randevu aldım ve pazartesi ilk masajı yaptı. Çıktığımda mükemmel hissediyordum. Çarşamba ikinci ve cuma günü de üçüncü seansı uygulayan Ahmet, 'Benden sana onay var, gidip koşabilirsin' dedi. O sabah Ürgüp'e gidip yarış kitimi de almıştım, ertesi gün yarışacaktım ama heba olan son iki hafta artık gitmişti. Yine de koşabilecek olmak güzeldi. Kendimi iyi hissetmezsem her an bırakabilirdim elbet.



Bu 2000+m irtifa kazanımlı 63 km'yi 9 saat civarı bitirebilmek beni mutlu ederdi ama 8,5 saat civarlarına inebilmek ise yaptığım hazırlığın balı, kaymağı olurdu.

Yarış başladı. Yaklaşık 1000+ m irtifa kazanımıyla ulaştığım 2 numaralı istasyon (km 27,5) Uçhisar'a, yaptığım plandan 1,5 saate yakın erken gelmek ve hala iyi hissediyor olmak harikaydı. Yarışın ikinci yarısında elbet daha çok yorulacak ve yavaşlayacaktım ama o sonra düşüneceğim bir şeydi. Şimdilik herşey güzel ve yolundaydı.

Ama maalesef çok uzun sürmedi. 30 km'yi geçtikten bir süre sonra sağ dizim ve çevresinde ağrı başladı. Düzde ve çıkışlarda problemim yoktu her türlü inişte resmen durmak zorunda kalıyor, adım dahi atamıyordum. Yavaşladım, yürüdüm, durdum, geçirmek için çok uğraştım ama geçmiyordu. Kabullenip devam etmekten başka çarem yoktu. Mesele sadece önümde beni bekleyen 1000+m iniş değildi, normalde düz zeminlerdeki tek basamaklık inişlerde bile durmak zorunda kalıyor olmamdı. Bu vaziyette, her inişte onlarca insanın sağımdan solumdan beni geçmesini izleyerek devam etmek zorunda kaldım. Yarışı 10 saat 14 dakikada bitirdim. Mutluyum ve keyifliyim.

Ve ne oldu biliyor musunuz? Dizimdeki ağrı yarışla birlikte gitti ve bir daha da hissetmedim.


Hisarcık'a gittim elbet.


Güzel toprope solo takıldım.




Fight Club VII- toprope solo hattim.


Egemen ile Cimbar'da yeni bir hat tırmandık. Enigma, VI+, 70m. 22.10.2022




Sonra tekrar Hisarcık'ta yardırdık.




İşte Ekim 2022... Böyleyken böyle.

Sağdaki 640 Adventure'a organ bağışlayan, arka bacağını veren donör en solda duruyor. :D 660 Rallye 
 













18 Haziran 2022 Cumartesi

Hisarcık'a verimli ziyaret

 20 Mayıs-20 Haziran arası, düşündüğümden biraz daha uzun sürse de Türkiye'deydim. Erciyes ve Aladağlar'a gidememiş, eski sevgili dostum, motosikletimi Ankara'ya iyi bir servise götürememiş olsam da, bu seyahat boş geçmedi.


Önce abim ve Hakan Abi'yi de yanıma alarak Tunceli, Ovacık'a Fazıl Say-Serenad Bağcan konserine gittik.Munzur Nehri kenarında, açık havadaki bu konser harikaydı. Fazıl Say'ı dinlemek ve aynı anda uzun zamandır görmek istediğim Ovacık ve Tunceli'yi ziyaret edebilmek bir taşla iki kuş vurmak olmuştu.


Ardından baba evindeki tamirat-tadilatlar nedeniyle tam iki haftam işçilerle birlikte evde kalmama sebep oldu. Aladağlar'a gidemedim.


Ama ara ara ve evdeki işler sonrasında Hüseyin Altay ile birlikte bizim tapınak Hisarcık Vadisi'nde biraz zaman geçirme imkanım oldu. Güzel yeni rotalar tırmandım ve çok tercih edilebilecek ve üzerinde iniş istasyonu olarak doğal imkanların olmadığı veya çok zor olduğu 9 adet rota üzerine, birinci sınıf paslanmaz çelikten mamul boltlu istasyon yerleştirdim.


Burada, elbette sadece istasyonlar için boltlu istasyon yerleştirme fikrimiz Chad Davis ile yaklaşık yirmi yıl öncesine dayanır. Bölgenin tırmanış alanı olarak popülerliği artmadığı sürece buna gerek görmemiştik.  Artık vadiyi ziyaret eden tırmanıcı sayısı arttı. Genel güvenlik, kayanın korunumu, zaman tasarrufu ve tırmanıcılara cesaret/motivasyon verme amaçlarıyla boltlu istasyonları gerektiğini düşündüğüm rotalara koydum.


Bu malzemelerin tasarımı, temini ve planı konularında destek veren Abdurrahman'a, hem tırmanışlarda hem de istasyonların yerleştirilmesinde yanımda olan, bana arkadaşlık eden Hüseyin'e çok teşekkür ederim.




Felis, VI+                 25.05.2022
No Coke, VI            11.06.2022
Daddy Cool, VII-     11.06.2022
Rasputin, VI-            11.06.2022
Varbot, IV-                15.06.2022
Mea Culpa, VII-        15.06.2022
Kan Bankası, VII-     15.06.2022



Boltlu İstasyonlar

Takozların Efendisi, Hava Akını, Açıkhava, Dikkat Watch Out, Rookie, Fight Club, Captain Black, Evrim Ya, Lights Out






24 Kasım 2019 Pazar

Dağ Havası, 24.11.2019

hisarcik.tripod.com sayfası duruyor ama kazadan beri 5 yıl geçti, pek de münasebet gereğim kalmadığından bu yeni hattı oraya giremedim. Şifre falan kaybolmuş.

Yeni yeni tekrar döndüğüm tırmanışa, hem benim seyahatlerim hem de Kayseri'de tırmanabildiğim tek tük arkadaşlar müsait olamayınca tekrar dört haftalık bir ara girmişti.

Bugün sabahtan vadiye girdik. Şöyle bir yürüyüp, rotaları ziyaret ettik, nostalji yaşadım, güzel duygular aldık ama bu soğuk günde zaten formdan uzak vücutları acımasız hatlarda hırpalamak yerine son geldiğimizde aklımızdan geçen bazı kısa ve kolay (!) hatlara girerek, yeni birşeyler çıkalım ve macera yaşayalım istedik.

Bu hatta önce Oğuzhan Çaylak girdi, biraz erken havlu attı. Ardından ben, aşağıdan zorca olduğunu hissettiğim bölümde, yer yer ipe oturarak ve hiç de hazır hissetmediğim şekilde hattın yarısını yükseldim ama fazlaca ipe oturmuştum ve böyle tırmanmayı sevmediğimden inmeye karar verdim. İyiki de inmişim çünkü ne kadar zor ve süper çürük bir etabın beni beklediğini sonra görecektim.






Ardından birer kahve içtik ve bu sefer gerçekten kolayca bir hattı çıkalım ve yukarıdan inerek ilk hattaki malzemeleri toplayalım diye düşündük.

İpe yukarıya dik çekmek üzere, soldaki rampa yerine dik bir hata girdim ve burası oldukça (rotanın ger kalanıyla tezat) zorluydu.



Hemen sonra aşağıdan da (ve fotoğraflardan da anlayacağınız şekilde) görüldüğü üzere müthiş bir çürüklük başladı. Dihedralimsi yapı sayesinde fena değildim ve hatta -hasta kafa- epey de keyif alıyordum ama çürüklük gerçekten ölümcül boyutlardaydı. Bu nedenle bana hissettirdiği şekliyle rotaya "Dağ Havası" ismini yakıştırdım. Aladağlar'daki  çürük, bol tırmanışlı kimi duvarları hatırlatmıştı bana. Ancak Aladağlar'daki hiçbir duvar asla bu kadar çürük olmamıştı. Bir ara Dağ havası yerine acaba "Kuru Ekmek" mi desem diye de düşündüm çünkü kupkuru bir ekmeğin iç yapısında tırmanıyormuşsunuz gibi hissetiren bir rotaydı.




Yukarı çıktım, Oğuzhan yanıma geldi ve yan tarafta kalan malzemelerimizi de almak üzere oradan iniş yaptık. Tırmanış şeklimi beğenmeyip aşağı indiğim noktadan başlayıp yukarı devam eden etap, ben üzerinden inerken bana derin bir oh çektirdi doğrusu! Hem oldukça zor hem de çürüklüğü inanılmazdı. Üst üste yığılmış yassı taşlardan ibaret bir yüzeydi. İyi ki devam etmemişim, vazgeçmek bile başlıbaşına bir mesele olacaktı.

Oğuzhan Çaylak

Dağ Havası, yaklaşık 20 metrelik, büyük kısmı süper çürük IV derece zorlukta bir rota oldu.

Ben zaten asla tekrar girmem ama tekrar göreceğini de sanmıyorum. Küçük ama çok önemli bir uyarı olarak, IV derece, yani kolay olduğunu düşünerek ısınmak için veya kolay olduğu için girişilecek (acemiler) bir rota değil. Süper çürük!

Keyif aldım mı? Elbette! Tekrar girer miyim? Hayır. 

2 Ocak 2019 Çarşamba

Çöl, Wadi Rum ve kumtaşları





19.12.2018, 17:10


Akabe'ye doğru havalandım. Ürdün 'lü biri JordanPass diye bir şeyden bahsetti ve bunu alırsam turistik yer girişlerimin bana çok daha ucuza geleceğinden ve hatta vize ücreti olan 40$ ında içinde olduğundan bahsetti. Kısıtlı zamanda cep telefonu internetinden hızlıca araştırdım. Öncelikle (umuyorum) Türk vatandaşları vizeden muaf olduğu için böyle bir ödeme yapmayacağım ve giriş ücreti olarak sadece Wadi Rum ve Petra ödeyeceğim. Hatta Wadi Rum 'da ödeme yapılacak hiçbir girişi de yapmak niyetine degilim çünkü kalacağım yerden daha farklı ve özel birşey olmayacak orada.




Ürdün 'ün pahalı olduğundan bahsediliyor, gidince göreceğim. Ürdün dinarı da Amerikan dolarından daha değerli. Ancak gidiş dönüş 24$'a bir uçak bileti almış ve yanıma da sadece 300$ nakit almışken  olabildiğince ucuz seyahat edebilmeyi ve bu biletin hakkını vermeyi umuyorum. Bakalım, inince ve önümüzdeki günlerde göreceğim.




Bir de, bu seyahatin bana güzel gelen bir tarafı, eski öğrencilik zamanlarımı ve ihracat işime ilk başladığım zamanları hatırlatması. Olabildiğince ucuz hareket etmeye çalışıyorum. Uçakta ek ücret ödememek için yüküm  bile yok. Sadece bir küçük çanta ve onun da içinde iki sandviç, dört Snickers ve biraz kuruyemiş. Çanta yok, yük yok, hafiflik ve serbesti var. Çok özlemiştim!




Hakaia Home Hostel, Akabe, 19.12.2018




Bütün uçak boşaldı, en son inenlerden biri bendim. Uçaktan terminale çok kısa mesafeyi yürüdük. Körük yok, Cobus yok. Akabe'de hava gayet yumuşaktı, soğuk hiç değildi.




Terminale girdim. Şeritlerle zig zag uzatılan uzun bir kuyruk salonu doldurmuştu. Hem akşamın zayıf ışığında pek de iyi göremeyen gözlerim nedeniyle, hem de bir şekilde Türk vatandaşı olarak, uluslararası arenada pek bir ayrıcalığa alışkın olmadığımdan, kalabalıkla birlikte bekledim, yavaştan ilerledim biraz. Bu Avrupalılar bekliyorsa biz zaten beklerdik. Vizesiydi, kuyruğuydu, beklemek bizim işimizdi. Sonra kıvrılmış bu kalabalığın ulaştığı, beklediği bankodaki yazıyı okudum; "Visa". Şaşırdım. Hadi biz alışkındık ama bu gariban Avrupalılar neden bekliyordu ki?




Sonra diğer yöne baktim. Pasaport polislerinin içinde oturdugu bankolar o taraftaydı ve önleri bomboştu. Türk ve Ürdün vatandaşları karşılıklı seyahatlerinde 90 gün vizeden muaftı.




Sıradan çıktım. O bir Boeing 737-800 dolusu insanı, kendi sıralarında, birbirlerine sokulmuş koyunlar misali bıraktım. Hepsinden alınan o 40'ar dolar parayı vermiyor ve sırayı beklemiyor  olmanın önemi, pasaport polisi bankosuna yürürken hissettiğim ayrıcalıklı gururun yanında son derece önemsizdi. Son zamanlarda yaşadıklarımız ve maruz kaldıklarımızla  Türk kimliği  öylesine örselenmiş ve hırpalanmıştı ki, bu küçük detay bile omuzlarımı dikleştirdi, yürüyüşümü gururlandırdı. 




Bir uçak dolusu Avrupalı vize kuyruğunda bekliyorken ben, tek Türk vatandaşı, sadece pasaportumu göstererek giriyordum Ürdün'e. En azından kendi adıma söyleyebilirim ki; buna paha biçilemez!




"...Citizens of member nations of the Gulf Cooperation Council, Lebanon, and Turkey may travel to Jordan without visa limits for a maximum stay of 3 months granted per a period of 6 months..."




Wadi Rum, 20.12.2018, Red Mountain Camp




Sabah Akabe'de bir Sloven ve bir Isviçre'li ile kahvaltı ettim. Isviçre'li Luka Sofya'da yaşıyordu ve ondan önemli, güzel şeyler öğrendim.




Seyahat etmek her zamanki gibi harika ve çok güzel yeni kapılar açabiliyor.




Ardından Wadi Rum  minibüsünü buldum. Binmeden evvel güzel bir mango suyu ve sandviç ile öğle yemeği yedim, su satın aldım. Bunların hepsi 1,5 Dinar tutarken, otobüse de 4 Dinar verdim. Otobüs şoförü iyi bir adamdı. Wadi Rum 'a girerken Visitor 's Center'da 5'er Dinar ödeyeceğimizi söyledi ve bu doğru bilgiydi. Ancak giriş kapısında kimse ilgilenmeyince, çaktırmadan devam etti ve bizim 5 dinarlari cebimizde tuttu. Sonra son durakta benim kalacağım Red Mountain Camp'in ilgilisi Sabbah'i cep telefonundan aradı ve çağırdı. 








Genç Sabbah, 4.0 lt eski Zj Grand Cherokee'siyle asfalt virajda spin atarak çıkageldi. Booking'den yaptığım rezervasyona göre, yatak ve kahvaltı 10 dolar bekliyordum. Ama aracıyla getirip götürme için de ekstra 10 Dinar yani yaklaşık 14 Dolar istedi. Pek hoşlanmasam da fazla pazarlık etmek istemedim. Yani toplam 24 Dolara buraya girmiş oldum.




Çantamı bıraktıktan sonra yürüyüşe çıktım. Harika kumtaşı ve çatlaklar, kırmızı renkte kumlar ve sarı , kahverengi renklerde büyük kaya tepeler arasında fotoğraf çektim ve beklediğim o içimdeki tırmanış ateşinin alevlendiğini hissettim.






Kampa döndüğümde Italya'da yaşayan bir Hong Kong'lu kadın, oda arkadaşının Türk olduğunu söyleyerek beni tanıştırdı. Budapeşte 'de yaşayan Selin'le biraz laflamaya başlamıştık ki rehberleri olan Bedevi'nin biri yanaştı, konuşmak istediğini söyleyerek beni kenara çekti. "O benim, ona göre!" kabilinden bir şeyler saçmaladı ve gece boyu aynı şekilde oynadığı komedi bizi epey eğlendirdi.




Odamda bir sandviç ve bir paket kuruyemiş yedim, su içtim. Karnım doymuş ve gerçekten de akşam yemeği yememeyi kafama koymuştum. Kum içindeki, tandır benzeri bir çukurda pişirdikleri tavuk etlerinden güzel bir akşam yemeği hazırlanmıştı ama ben ilgilenmedim. Selin'de yemem  için ısrar etti ama ben gerçekten de istemedim. Derken Sabbah beni dışarı çağırdı ve "Biliyorum sen akşam yemeği için ödeme yapmadın ama lütfen ye. Yemek çok ve ben yemeni istiyorum." diyince, birazda onu kırmamak için bir parça but, biraz salata ve çok az pirinç pilavı aldım.




Hemen yanımızda bir grup Amerika'lı oturuyordu. İçlerinden birinin görme engelli olduğu farkedince, onları da bizim gibi turist sandım. Bu görme engelli ve arkadaşı buraya gezmeye gelmişlerdi herhalde. Enerjisi yüksek ve sakin yerler herkes için iyi olduğundan, engelliler için de iyi olmalı diye düşünüyordum ki, bir başka Amerika'lı yemek tabağı ile yanımdan geçti ve hemen çarpraz karşıma, o görme engelli ve diğer arkadaşının tam karşısına oturdu.




Sarı, eskimiş bir Patagonia ceket ve içinde de yine sarı, aynı marka, kirlice bir polar giymişti. Kafasındaki gri bereyi çıkardı. Kırlaşmış saçlarıyla, uzaktan da olsa çok iyi tanıdığım biriydi. Tesadüf, daha birkaç gün önce Instagram'da ona denk gelmiş ve takip etmeye başlamıştım. Hiç tereddüt etmedim ve sanki tanıdığım bir arkadaşımmış gibi "Hey Timmy!" diye seslendim.




Hemen tanırmışcasına bakan gözlerle bana doğru döndü, selam verdi. Çok sıcak biriydi. Kendimi tanıttım, videolarını severek izlemiş  bir hayranı olduğumu söyledim. Bu adam iyi tırmanıcı ve bence büyük komedyen Timmy O'Neill'di!




Harika bir akşam geçirdik. Timmy gerçekten gülmekten kırdı geçirdi bizi. Ordan burdan, herşeyden konuştuk. Benim kazamdan, Wadi Rum ve enerjisinden bahsettik. Kesinlikle geri dönmem ve tekrar tırmanmaya başlamam için beni motive ettiler.








Agi'ye bir video mesaj vermesini istedim.  Beni kırmadı ve klasik bir Timmy olarak hemen, istekle mesajı verdi. Bir kaç saat önce, tanışırken sadece birkez söylediğim ismimi bile gayet net hatırlayarak kullandı. Gece yatmak üzere ayrıldıklarında tekrar yanımıza geldi. Kesinlikle benim düşündüğümün aynısı olarak, bu güzel yerde karşılaşmamızın, harika kayaların, çölün benim tekrar tırmanmam için çok önemli bir işaret olduğunu, kendisinin de benim tırmanmamı dilediğini söyledi. 




Hayat çok muhteşem, gezmek çok sihirli.  Şu an duygusal olarak çok yüklüyüm. Harika hissediyorum. Fitilim alev aldı. Tırmanışa dönüyorum!




Petra, 22.12.2018




Dün sabah Wadi Rum'dan çıkarak Petra'ya geldik. Bindiğimiz minibüsün temel amacı insanları soymakmış gibiydi. Biz binmeden evvel, Petra'dan Wadi Rum'a gelenler aşağı iniyordu ve kendilerinden istenen çok yüksek ve birbirinden farklı fiyatlar yüzünden birkaç kişi, Amerikan tiplemeli kan emici muavin ile kavga ediyordu. Adam gerçekten saçmalıyordu ve insanlara çantaları olduğu için bu fiyatı ödemeleri gerektiği gibi saçmalıkları bağırarak söylüyordu. Hemen hepsi genç olan yolcular da biraz ürküp, siniyorlardı. 10-12 dinara kadar da para aldığı insanlar oldu ama ben 7 Dinar ödeyen birini de görünce, otobüsteki diğer Türk Selin'e 7 Dinardan daha fazla ödemememiz gerektiğini hatırlattım. Araç hareket edince muavin tek tek herkese nereli olduklarını sorarak not aldı. Sonra önce araç hoparlörlerinden Bulgar milli marşı duyulmaya başladı. Bulgarlar çok mutlu olmuş, alkışlıyor, oynuyor, videoya alıyorlardı. Sonra Istiklâl Marşı başladı. Marşımız bizde saygı gerektirir, sadece camdan dışarı baktık. Iğrenç muavin alkışlarla bizi neşelendirmeye, oynatmaya çalıştı. Kapatmalarını da isteyemezdim ama araç içinde gidiyorduk bir yandan da. Bu muavin beni irrite etmişti.




Sonra iğrenç ve yüksek sesli müzikler eşliğinde Petra'ya vardık. Aşağı indiğimizde önden inenlerle kavga başlamıştı bile. Bizden 8 Dinar istedi. Neden diyerek itiraz edecek oldum, adam yine bağırarak "Bugün cuma, tatil ama biz çalışıyoruz " gibi birşeyler saçmaladı yine. Ben demir leblebiyim, tam horoza keskin dişlerimi göstermeye  hazırlanıyordum ki Selin boşvermemi rica etti. Kişi başı 8 Dinarları edepsizin suratına çarptık ve ayrıldık. Bu arada, 7 Dinar 10 Amerikan Dolarına karşılık geliyor. Fiyatlar çok yüksek, turist öpücüğü çok ağır yani.




Booking'de gördüğümüz en uygun fiyatlı hostel gittik. Günlük 10 Dolar olan fiyatı 18 Dolar yapan adamdan ayrıldık ve şu an bunları yazdığım hostele (Valetine Inn) geldik. Burada kahvaltı ve açık büfe  akşam yemeği de dahil olarak günlük 12 Dolara iki günlük anlaştık. Dün akşam ki yemek gerçekten nefisti! 




Sonra akşamüstü, Tayland'lı bir kız ağlayarak hostele gelmiş. Bahsettiğim şu iğrenç insan müsveddesi muavin de yanındaymış ve bu ağlama üzerine, kızdan para almadığı gibi hostele kadar da getirmiş. O an orada olmayışımın iyi olduğunu düşünüyorum şu an. Kız daha uzun süre ağlamaya devam etmiş, sonra gelen hostel yetkilisi de neden polis çağırılmadığı sormuş  ve Wadi Rum-Petra arasının 2 Dinardan fazla olamayacağını söylemiş.




Dün otele yerleştikten sonra yürüyüşe çıktım. Petra'nın o meşhur, dünyanın yeni yedi harikasından biri olarak gösterilen, kimlere ait olduğu tam tarihlenememiş ama Nebati'lere dayandırılan, Roma İmparatorluğu 'nun da bir dönem geçirdiği anıtlarının girişini buldum. Biraz dolaştım ve girişin 75 Amerikan Doları karşılığı olduğunu öğrendim. Bu gerçekten çok astronomik, şimdiye kadar hiçbir yerde hiçbir şekilde görmediğim, duymadığım bir fiyattı. Evet geldiğimden beri istisnasız herkes, gayet de çirkin şekilde ülkelerine gelen turistleri kandırmaya, onların parasını hortumlamaya çalışıyordu ama bunu en azından Ürdün hükümetinden beklemezdim. Çok şaşırdım. Yerel halk için Petra'ya girmek sadece 1 Dinar iken, turistler icin tam 50 katı, yani 50 Dinardı. Ve bu fiyat benim dünyanın hiçbir yerinde görmediğim, duymadığım şekliyle gerçekten çok yüksekti.




Aşağı doğru yürüdüm ve içeride üç görevlinin telefonlarıyla oynadığı giriş bankosuna yanaştım. Selam verdim ve fiyatı hiç doğru bulmadığımı, son tahlilde burayı görüp görmemenin benim için de pek önemli olmadığını, zaten çok ucuz bir uçuşla geldiğimi ve hemen bütün Ürdünlülerin bitmek tükenmek bilmeyen  kan emme çabasına   öfkelendigimi ve bir benzerini hükümetin de yapıyor olmasına çok bozulduğumu söyledim. Gişe zaten 16:00'da kapanıyordu ve önümde takribi 1,5 saat vardı. "Lütfen  geçmeme izin verin. Sadece su Siq' i yürüyecek, Al Khazneh'i görüp geri çıkacağım." dedim. Siq  1,2 km, benim ricam tek yön sadece 2 km'den ibaretti. Adam bana sempati duymuş olmalı ki, heryerde kamera olduğundan, içeride de ranger (!) ların gezdiğinden ve girişimin tek yolunun o 75 doları  ödemem olduğundan bahsediyordu.




Teşekkür edip ayrıldım ama yeterince seyahat tecrübe etmiş, üçüncü dünyada bolca bulunmuş biri olarak söylediklerinin tek kelimesine de inanmamıştım. Kameralar, rangerler...




Akşam hostelde güzel zaman geçirdim. Harika bir akşam yemeği yedim.




Bu sabah 06:30'da uyandım, 7 yi biraz gece güzel bir kahvaltıya oturdum. Öğle yemeği şeklinde paketlenmiş kahvaltılarını alan bir midibüs dolusu kişi hostelin ücretsiz servisi ile Petra'ya doğru yola çıktı. Ya gelmeden önce 100 Dolar ödeyerek o JordanPass'larını almışlar, onunla gireceklerdi veya kapıda o 75 doları ödeyeceklerdi. 








Genel hatlarıyla tarihi her şeyi, her yeri görmek güzeldir, bundan keyif alırım. Çok güzel yerlerde, müzelerde bulundum, çok önemli yerler gördüm, ziyaret ettim. Ama Petra'da istenen bu çok yüksek rakam beni rahatsız etmişti. Ödeyemeyeceğimden değildi ama net şekilde bunu ödemek istemiyordum. Petra veya başka hiçbir yer benim için buna değmezdi. Görmesem de olurdu!




Ama kendimi biliyorum. Benim iş yapma tekniklerim biraz kendime özgüdür. Birşeyin ucunu bırakmayı, pes  etmeyi hiç sevmem, özellikle de kendi kurallarımı uygulamadan önce. I know all the rules but the rules don't know me. 




Güzel müzik eşliğinde kahvaltımı iyi yaptım. Zaten bir küçük çanta ile çıkmıştım bu seyahate, içinde biraz suyum, bisküvim, kuruyemişim ve Snickers'im vardı. Çantamı sırtıma aldım ve bu günü boş geçirmemek, çevredeki tepelerde yürümek üzere dışarı çıktım. Ama elbette dünden beri aklımda olan, hissettiğim birşey de vardı. Yürüyecek, dün birkaç kişiye sorduğum ve olumsuz yanıt aldığım, bu tarihi alanlara arkadan, başka yerlerinden girip giremeyeceğine bakacaktım. 




Koşu saatimi kayıt moduna getirdim. Otelin bulunduğu yerden 2,5 km kadar asfalt üzerinde devam ettim. Telefonda uydu görüntüsüne kabaca bakmıştım ve uygun gördüğüm bir yerden sol aşağıya doğru inmeye başladım. Buradan devam edebilirsem, Romalilar'dan kalan mezar, tapınak gibi yapıların olduğu ama vadiye ulaşabilirdim.




Ilk bölümler görece kolayken, kısa süre sonra kaya inişleri epey zorlaştı ama ben rahattım. İnişler ve yol bulmalar böyle bir süre devam etti. Ben bir tırmanıcı olunca, karşıma çıkan bu zorluklara pek aldırmıyor, ciddi anlamda da zorlanmıyordum. Ancak evet, burası doğal bir engeldi ve zinde, kaya üzerinde de gayet rahat olmayan insanların bu indiğim yerlerden inmesi pek de mümkün değildi.








Zemin biraz rahatlayınca Bedevilerin koyun, keçi çadırlarına ulaştım. İrili ufaklı çoban köpeklerine denk geldim ve onları yatıştırmak beni yavaşlattı. Yol boyu, eğer aşağıda başka bir giriş varsa ve giremezsem bir şekilde karşı sırtta  görünen evlere doğru yükselerek yürüyüşüme  diğer tarafa doğru devam etmeyi planlayarak devam ettim. Kısa süre sonra bir Bedevî kadın çoban ile karşılaştım. Yolu gösterdi.  Evet doğru yoldaydım ve zaten Nebati'lerden kalan ve Bedevilerin ahır olarak kullandığı kaya odalarına veya bugünün adıyla tarihi eserlere de gelmiştim.  Kısa süre sonra bazı turist ayak izleri de görmeye başladım ve voila! Sextius Florentius mezarına gelmiştim bile. Kısa süre sonra turistler görmeye başladım. Evet, resmi anlamda ve problemsiz şekilde, istenen 75 Doları da ödemeden Petra içine sızmıştım. 








Devam ettim, Sony Nex5'imin pilini bitirene kadar fotoğraf çektim, hemen hemen görülecek her şeyi de gördüm. Saatine göre 5 saat 23 dakikada 17 km de yol yapmış, haritaların verdiği rotaların hemen hepsini geçmiştim.




Neden bu detayları yazıyorum? Petra gerçekten saçma şekilde pahalı. Bu siteye giriş bileti benim paramla 10 Dolar bile etmez! Bu kadar net.




Şimdi hosteldeyim, umduğum güzel akşam yemeğini bekliyorum. Yarın tekrar Aqaba ve gece Sofya ev.


Aşağıdaki paragrafı Facebook'ta 22 Aralık'ta yazmıştım, sildim ama yok etmedim yani. Facebook, sadece düşünceni paylaşmak için bile çok gerzek bir yer!





Pekâlâ, beni tanıyanlar bilir. Biraz gezmisliğim var, çok uç, çok izole üçüncü dünya ülkelerine de çok gittim, pahalı ülkelerde, şehirlerde de bulundum. Hiçbiri için şimdiki gibi birşey söylemediğim gibi, çevremdekileri oralara gitmeleri için de hep teşvik etmişimdir. Ama Ürdün'e ilgili net konuşuyorum; Önemli, özel bir amacınız yoksa Ürdün'e gitmeyin! Gerek yok!  Karşılaştığınız herkes sizi maddi anlamda aldatmaya çalışıyor. Çok üzücü buluyorum bu durumu. Herşey hiç hakolunmadığı şekilde aşırı pahalı. Herkes tutturabildiğini yediriyor, turistlere sadece bu gözle bakılıyor. Halkta gördüğünüz bu durum acı şekilde Ürdün devletinde de mevcut. Petra girişte yerel halkın ödediği rakamın tam 50 katı turistlerden isteniyor. Petra'da girişte istenen 75 doların karşılığı bir şey yok. 75 Dolar nedir yahu? İnanın değmez. Eğer özel bir amacınız yoksa açın internetten güzel, uzun uzun bakın, okuyun. Ben, örneğin tırmanış amaçlı tekrar gelmeyi umuyorum ama havaalanından doğru çöle! 




Ekleme 24.12.18




"Sen bir de şu falanca ülkeye git de pahalılığı gör" diyen, beklediğim klişe, yukarıdaki yazının anlamını hiç kavrayamamış "çok zengin" (!) "çok umarsız", "parayı kolay kazanan" arkadaşlarım için küçük bir ekleme;




Benim bahsettiğim şey pahalılık değil. Bu seyahat benim için, herşeye rağmen astronomik ucuza bile mal oldu diyebilirim. Benim derdim o değil. Bunca yıllık seyahat geçmişim var, iyi kötü maliyet kontrolü yapmayı bilirim. Ama bahsettiğim şey, denk geldiğiniz hemen her kişiyle, hemen her yer ile yaşadığınız, değeri 1 olan şey için sana 15, 30, 50 ödetmeye çalışmaları. Buna mecbur, o rakamları ödemek zorunda olan, çaresiz bir aptal muamelesi görmek bana uymuyor anlıyor musun? Seni bilmem...