19 Aralık 2014 Cuma

Büyük Demirkazık Duvarları: Ikisi bir arada!




İKİSİ BİR ARADA. İKİ DUVAR, İKİ TIRMANICI.
Büyük Demirkazık Kuzey ve Doğu Duvarlarının arka arkaya tırmanışının hikayesi

Kırmızı mantolu yarım ip ıslıklar çalarak Büyük Demirkazık Kuzey Buzulu’nun kirli ve ıslak zemini üzerine düşüyor. Sevgili partnerim kendini hazır hissetmediği için daha başlamadan bitirdiğimiz ama gelmişken de “Hiç olmazsa ilk iki ipi tırmanıp görelim” dediğimiz tırmanışımızın ardından Büyük Demirkazık Kuzey Duvarı’nı terk etmeden evvel, duvarla buzul arasındaki serin kovukta biraz oturup keyif yapıyoruz. “Eh, söylendiği kadar da zor değilmiş be abi, tekrar geliriz”.

1997  yılındaki bu son niyetlenişimiz ardından duvara tekrar dönmem tam dokuz yılımı aldı.

2006 yazı için pek bir tırmanış hayali kurmamıştım. Dağcılık ve alpinizmimizin devinimi açısından kriterlerin yüksek irtifa tırmanışlarına endekslendiği o son dönemde, yine pek umarsız, üzerime alınmadan, canım Aladağlara gidip tırmanmaktı bütün dileğim. Aladağlar gibi bir teknik tırmanış cennetinde, dayanıklılık isteyen uzun tırmanışlara hep sempati duymuş ve bazılarını da gerçekleştirmeye çalışmıştım. 1996 yılında Büyük Demirkazık KB sırtını solo tırmandıktan birkaç yıl sonra KD sırtı için de  Sokullupınar’dan hareket etmiş ancak önceki gece yediğimiz bozuk tavuktan dolayı zehirlenip, rota altında kendimi kötü hissetmiş ve oracıkta güzel bir uyku çektikten sonra kampa geri dönmüştüm.

Kendimi iyi hissediyordum ve bu iki rotayı birbirine bağlayabileceğimi düşünüyordum. Birgün bu düşünceyi konuştuğumuz bir ortamda, arkadaşım Mümin Karabaş böyle bir tırmanışı Demirkazık’ın iki ana duvarı olan Kuzey ve Doğu duvarları üzerinde yapma fikrini ortaya attı. Eminim biz ilk değildik bunu hayal eden, en azından ben de böyle bir tırmanışı düşünmüştüm daha önce. Ama hayata geçirmeye yaklaşmamıştık bile. Dağlardaki paylaşımlarımız tırmanış arkadaşlarımla hep sınırlı olmak zorunda kalmış, istediğimiz sıklık ve oranda hiç tırmanamamıştık arkadaşlarımla.

Ama bu kez durum biraz daha farklı idi. Son yıllarda eskisinden çok daha az oranda dağa gidiyor ama eskisinden çok daha fazla kaya tırmanıyordum. Ve benim için tırmanmak sadece geleneksel tarzda şekil buluyordu. Kendi adıma hem fiziksel hem de mental olarak böyle bir projeye hazırdım. Diğer aday da, her ne kadar dağcıdan çok spor tırmanıcı olsa da, üstün tırmanış kabiliyeti, alpin ortama yatkınlığı ve sıcak arkadaşlığı ile bu işe çok hazır olan Mümin olunca sanırım denemekten zarar gelmezdi. En son Cimbar Kızıl Duvar’da, Mümin Karabaş ve Çağlar Bıldırcın’la birlikte ilk çıkışını yaptığımız Üç Silahşörler rotası VII, VII+’lık ip boyları ile ateşten gömleği bize bir güzel giydirmiş ve böylesine bir proje için çok gerekli olan tırmanış uyumu noktasında bizi eğitmişti.

Tabi her şey bu kadar da mükemmel değildi. Mesela ikimizde, üzerine böyle bir proje kurduğumuz bu iki duvarı da tırmanmamıştık. Aslında bu da olaya başka bir güzellik katıyordu. Eylül ayı geldiğinde, rota bulmanın biraz daha karmaşık olduğu Doğu duvarını hazmetme adına tırmanışın iki gün öncesinden Ankara’dan arkadaşımız Egemen İpek ile birlikte Kuzey duvarı önüne ulaştık. 9 saat 45 dakika gibi bir sürede, güle oynaya duvarı çıktık ve nerelerin kilit formunda olduğu, nerelerde tam gaz gidebileceğimiz konusunda bir strateji geliştirdim. Ama bir yandan hafif bir moral törpüsüne girivermiştim. Benim için ekstra taze kan iki gün sonra tam motivasyonla kampa ulaşan Mümin’le geldi. Haydi rastgele, yarın büyük gün!

Tulumlara çekilmeden önce kullanacağımız malzemeyi ayırıyoruz. Cimrice seçilmiş, takozlara ek olarak daha hafif olabilmek için 60 m uzunluğunda ve 8,5 mm çapında tek bir ip alıyoruz.

Gece pek iyi uyuyamıyorum. Sinirli miyim? Evet, sanmam, bilmiyorum… Ama bu tırmanış katıksız, nefes nefese, uzun bir tırmanış olacak. Hep hayal ettiğim gibi.

Sabah kör karanlıkta kuzey buzulunu kramponluyorum. Hafif olmak için bir çift kramponla gelmiştik ve Mümin sabitlediğim ipe asılarak yanıma geliyor. Kuzey duvarının iki kilidinden biri olan ilk ip boyuna hala gece karanlığı sayılabilecek bir saatte giriyorum. Kaya soğuk ve fenerin cılız ışığı dokuz sene önce üflediğim bu ip boyunda işimi zorlaştırıyor. Önümüzde uzun bir gün var bütün tırmanışı riske etmemek için Mümin’in de isteğiyle güneşi bekliyoruz. Bu sefer Mümin başlıyor ve istasyona ulaşıyor. Birinci ip boyunu tamamlamamızın ardından vakit kayıplarını minimuma indirmek adına mecbur kalmadıkça lider değiştirmeme kararı alıyoruz. Bu sistemde Mümin önden tırmanıyor ben de sıra bana geldiğinde koşarcasına, hattı da temizleyerek, var gücümle ip boyunu bitiriyorum. Her istasyonda, sırttaki torbadan birkaç yudum su çekiyor ve bir mikro brifing yapıyoruz. Devam!

Kuzey duvarının ikinci kilidi olan ters yarım ay balkonu civarına çok çabuk ulaşıyoruz. Burada her nasılsa, daha önce incelediğimiz rota çizimlerinden farklı bir yönde bizi kendine mıknatıs gibi çeken bir çatlağa yöneliyoruz. Ve burada gördüğüm eski, çatlamış ancak üzerindeki halka telleriyle hala yılların izini taşıyan o tahta takoz bu ip boyunun mistik ağırlığını bana açıklıyor. Orijinal Jamieson-Friend hattı üzerindeyiz. Daha da keyifleniyoruz.

Gülüşme, şakalaşma ve keyif çığlıklarımız sevgili Kürşat Avcı’nın hayatını kaybettiği bölgede abondone oluyor. Bu koca duvar daha hangi duyguları yaşatacak acaba bize? Silkinip kendimize dönüyor, tırmanış ayakkabılarımızı çıkartıp normal ayakkabılarımızı giyiyoruz. Zaten daha önce de birkaç ip boyunu sallayıp boş geçmiştik. Buradan sonra ipi toplayıp serbest devam ediyoruz.

Zirvedeki metal kutuya ulaştığımızda süremiz 4,5 saat. Zirve defteriyle ilişkisini derinleştirmeye çalışan Mümin’i uyandırıyorum. “Gidelim!”

Külahı koşarak iniyoruz. Bu tırmanıştaki desteğini ve her zamanki dostluğunu asla unutamayacağımız Egemen, Doğu duvarı girişinde bir tencere makarnayı hazır etmiş bize ikmal yapıyor. Biz de makarnaydı, hamurdu demeden indiriyoruz mideye. Ve arkasından uyku çöküyor tabii bedenlerimize. Zirveden ayrılmamız ardından, iniş, yemek ve uykuydu derken tam 1,5 saat sonra doğu duvarının ilk metrelerinde yükselmeye başlıyoruz. Yükseliyoruz yükselmeye de, bu makarna hatası kötü patlıyor midelerimizde. Açılmamız iki ip boyunu buluyor. Sola yan geçişli ilk kilitten sonra kah ipi toplayarak, kah aynı ipe bağlı, eşzamanlı tırmanmaya devam ediyoruz. Tam keyiflenip, hızlanmaya başlayacağımız anda rahmetli Ömer’in kurtarma operasyonundan kalan boyunluk, enjektör ve perlonlara rastlıyoruz. Etkileniyoruz tabi. Mümin’in suratı kireç gibi oluyor, gülümsemesi kayboluyor. Ensesinden silkeliyorum biraz. “Haydi gitmeliyiz!”

Buradan sonra ikinci kilidi de geçiyoruz ve rota görece olarak rahatlıyor. Çoğu zaman emniyet alma işini tamamen rafa kaldırıyor, serbest, sadece kaya ve insan, olabildiğince hızlı devam ediyoruz. “Metal plakalı anı fotoğrafı istasyonuna” ulaştığımızda, Mümin’e duvarı yarıladığımızı söylüyorum. Ve bundan sonra her ip boyu sonunda “Ne kadar kaldı?” diye soruyor sevgili dostum. Ve hep aynı cevabı veriyorum; “Az kaldı az, şu kuleyi de geçtik mi tamamdır!”.

İp boyları birbirini kovalıyor. O koca dağın enerjisi, güneşten ısınan muhteşem renkli kireçtaşıyla birleştiğinde insanı hiç uyanmak istemediği rüyalara daldırıyor ve tırmanırken hiçbir şey düşünmüyoruz. Hava çok güzel, keyfimiz yerinde ve bin küsürüncü metreleri kah eksik emniyetli kah ipsiz geride bırakıyoruz. Daha ne isteyelim? Dağ, gökyüzü ve doyasıya tırmanış…

Tesadüfi şekilde doğu duvarını da 4,5 saatte bitiriyoruz. Sevgili Egemen bize ayakkabı ve su getirmiş. Mutluyuz ama ne öyle bir kutlama yapıyoruz ne de zirve defterini göz yaşlarımızla ıslatıyoruz. Her şey gayet sessiz ve sakin. Sadece sarılıyoruz birbirimize. Ama çok içten, şöyle kalplerin birbirine tokuşturulduğu cinsten.



Nurettin Özcan


TIRMANIŞ DETAYLARI

Zirve               : Büyük Demirkazık (3756 m), Aladağlar
Tarih               : 05 Eylül 2006
Ekip                : Nurettin Özcan, Mümin Karabaş
Kamp              : Kuzey Duvarı önü
Tırmanış          : Kuzey Duvarı ve Doğu Duvarı arka arkaya, tek seferde
Rota                : Kuzey Duvarı (Jamieson-Friend), Doğu Duvarı (Klasik diagonal)
Süre              : Kuzey Duvarı 4,5 saat, Doğu Duvarı 4,5 saat. İki duvar arası iniş ve yemek molasıyla birlikte toplamda 10,5 saat.

Cıngıllıbeşik Kuzey Yüzü İlk Kış Çıkışı


Cıngıllıbeşik Kuzey Yüzü İlk Kış Çıkışı

Evde oturup, ellerimdeki tırmanış yaralarını yalayıp iyileştireli çok olmuş, hatta üzerinden aylar geçmişti. Sevdiğim pek çok tırmanış arkadaşımın öneri ve davetlerine katılamamış, hayatın döngüsünde sürüklenir olmuştum.

Yeni kış sezonu gelmişti işte. Hem de anlaşılması zor hava şartları ile. Dağlarda kar oldukça azdı, bir yandan lodos üfürmekteydi, bir yandan da konuştuğum bazı tırmanıcılar…

Abi n’ooldu yahu? Şu ülkem dağcılık eğitim sisteminin olmazsa olmazı, “etik” yaklaşımlar nerde kaldı? Tevazu? Alçak gönüllülük? Hani önce “insan” olmak gerekiyordu?

İşin, sosyolojik ve psikolojik anlamda beni çok eğlendiren bu ironik tarafı, apayrı bir yazı konusu. Ancak, dağa gitme arifesinde zorla zihnime işleyen bazı kimseler ve halleri arkadaşlarımla yol geyiğimiz oluveriyor. Eğlenceli!

25 Aralık 2009 günü önce Bodrum’dan eski arkadaşım Yenal Ege’yi alıyorum havalimanından. Ardından da, Boulderhane Ibrahim Akçay iniş yapıyor Kayseri’ye. Birlikte olmaktan, birlikte tırmanmaktan en keyif aldığım insanlardan ikisiyle beraberim işte. Eski zamanların “kendimize epik” hikayeleri canlanıveriyor sohbetimizde, doyasıya hasret gideriyoruz.

Niyetimiz Aladağlar’da Dipsiz Göl tarafına gitmek ve Beşparmak kuzeybatı duvarını denemek. Ancak üç kişilik ekibimiz bir şekilde yedi kişi oluveriyor. Eşim ve bir arkadaşım daha kamp için bir geceliğine bize katılacaklar ve ertesi gün Kayseri’ye geri dönecekler. Ancak son anda piyangodan çıkan iki Bulgar arkadaşta bize katılınca, ekip büyüyüp hantallaşıyor. Bir yandan biz de, Beşparmak için iyi bir zaman olmadığını düşünüyor ve hava çok kötü bozarsa da, yine de bir şeyler yapma imkanımız olsun diye rotayı Emli Vadisi’ne çevirmeye karar veriyoruz. Böylece ekibin geri kalanı da dağda bir şeyler yapma ihtimaline kavuşuyorlar.

İki yıl önce, yine yılbaşı zamanı, Bölük Ormanı’ndaki kampımızdan hareketle, tembel inekler misali Eznevit’e yürümüştük. Canımı çıkaran bu yürüyüşte keyfimi artıran en önemli şey, vadinin karşı yakasında, Cıngıllıbeşik Dağı  kuzey yüzünde gözüme çarpan harika bir  kulvar-sırt rotası kesmek olmuştu. Bu hat, yüzeyin tam altındaki Bölük Ormanı’ndan başlayarak, yukarıda kanyonumsu bir kulvarın içine giriyor, kulvar boyu sola doğru çapraz yükseldikten sonra sırta bağlanıyor ve uzun muhteşem manzarasından emin olduğum bu uzun sırtı takip ederek Cıngıllıbeşik zirvesine ulaşıyordu.

Ya da en azından ben öyle umuyordum.

Kampımızı Sarı Memedin Yurdu’na kuruyoruz. Aynı öğleden sonra yaptığımız yürüyüş, rotaya ulaşmanın epey zaman ve enerji alacağını bize gösteriyor. Kamp ateşini ve keyifli muhabbeti, sabaha karşı saat 03:00’te hareket etmek üzere terk ediyor, çadırlarımıza çekiliyoruz. Oldukça güzel ve ılık hava bir süre sonra bulutlarını da dağıtıyor ve bize keyif aşılıyor. Problemsiz şekilde hazırlanıp, planladığımız gibi yola düşüyoruz. Hiç istemesek de, beklediğimiz gibi biraz ağırız. Sadece iki sırt çantası taşıyoruz ama maalesef kış tırmanışının kaçınılmaz gereklerinden biri olarak çantalarımız pek de hafif sayılmaz. Üzerimize almadığımız bir kısım teknik malzemeye ek olarak, kaz tüyü ceketlerimiz, yedek çoraplar, iki kişilik bir bivak torbası, termoslar, bol miktarda yiyecek ve hiçbir işimize yaramayacak (!) bir uyku tulumu bu ağırlığı oluşturuyor.

Emli Vadi tabanındaki yolu takip ediyor ve Cıngıllıbeşik Kuzey Yüzü hizasına geldiğimizde sağ tarafımızda kalan yamaca doğru tırmanmaya başlıyoruz. Yaban domuzlarına ait bariz izler eşliğinde karanlık ağaçlar arasından yükseliyor ve üç saat sonra kulvar girişine ulaşıyoruz. Kar oldukça derin ve iğrenç şekilde yumuşak. Buraya kadar gelirken bile, çığ tedirginliği nedeniyle her türlü eğimden kaçınmıştık. Kulvarın son derece yakışıklı ve çekici kanyonumsu yapısı bizi davet ediyor adeta. Daha net bir değerlendirme yapabilmek için biraz daha yükselmeyi doğru buluyoruz. Birkaç küçük lokma atıştırdıktan sonra, kar kulvarına giriyor ve fena sayılmayacak kar şartlarında yükselmeye başlıyoruz. Kulvar yer yer büyük tıkaç kayalarla bloke edilmiş durumda ve bunlardan ilk birkaçını serbest şekilde tırmanarak geçiyoruz. Ancak daha sonra ip açma zamanının geldiğine karar veriyor ve tepeye kadar bir daha toplamayacağımız ipimizi açıyoruz.

Kulvarın dar etaplarının sonuna geldiğimizde bizi bir çatal karşılıyor ve içgüdüsel olarak sağ kolu seçiyoruz. Bu kolu takip ediyor ve bizi yüzeyin ortasındaki geniş kar alanına çıkaracak son etaptan önce, üzerinde yüzeysel buzlanma oluşmuş bir kaya etabına daha geliyoruz. İplerini aşağıdaki son babaya sabitlediğim arkadaşlarım tırmanırken bu problemi geçme yollarını arıyorum. Normal şartlarda hepimizin rahatlıkla tırmanarak geçebileceği bu etap, müthiş bir çürüklük, negatif bir yapı ve yüzeydeki buz nedeniyle oldukça büyük sıkıntı arzediyor. Sağından solundan denemeler yapıyor, bir ara eldivenleri tamamen çıkarıp, “basıp geçme” işlerine soyunuyorum ama nafile. Tatsız tırmanış uzayıp gidiyor. En iyisi ortadaki hafif negatif ama kısa buzlu etaptan tırmanmak. Arkadaşlarım gelince, ip emniyeti eşliğinde bu etabı da tırmanıyor ve devam ediyoruz.

Büyük kar alanına yoğun bir sis eşliğinde giriyoruz. Görüşümüz neredeyse sıfıra iniyor ve aşağıdayken kestiğimiz rotaya sadık kalabilmemiz için üzerinde bulunduğumuz kar alanını sola doğru çapraz şekilde kesmemiz ve akıbeti konusunda bir fikre sahip olmadığımız bir koridora daha girmemiz gerekiyordu. Ancak görüşün berbat olduğu bu ortamda kafamızdaki rotaya sadık kalmaya çalışmanın yukarıda önümüzü kilitleyeceğini sezebildik ve direkt yukarıya devam etme kararı aldık.

Büyük kar alanını, problemsiz ama biraz tedirgin olarak geçiyor ve aşağıdan oldukça rahat görünen miks etaplara ulaşıyoruz. Burada toplam dört ip boyu, tam manasıyla rezalet zemin şartları üzerinde tırmanıyoruz. Yer yer 60-70 ve 90 derecelik eğimlere sahip, son derece çürük kaya üzerinde, kararsız şekilde bekleyen toz kar! Tek bir ara emniyet bile atamadan, ipin son santimetrelerine kadar tırmanılan, yüksek çığ riski ile kombine olmuş dört ip boyu…

Özellikle, bu dört ip boyunun üçüncüsü, artık eldivenleri çıkarıp, sıfır emniyetle geçmek zorunda olduğumuz hafiften göbekli ve çürük etaplar barındırıyordu ki, sanırım tüm tırmanışın en önemli kilit etabı bu bölüm idi.

Hiç ara vermeden devam ettiğimiz tırmanışımız artık yarım günü doldurmuştu. Yine ipi esneterek ulaştığım fukara bir çatlağa, iki stoper ile ipi sabitleyip arkadaşlarımı kendi hallerine bırakıyorum. Çünkü artık havanın kararmasına çok az kaldı ve geceyi geçireceğimiz bir yer bulmamız gerekiyor. Zirveye bağlanan sırt hattının bir ip boyu kadar altında, yön olarak Sarı Memetlere bakan kayaların altında işimizi görebilecek bir kuytu buluyorum. Gerçekten çok şanslıyız, zira kara bulutlar gökyüzünü kaplamaya başlıyorlar. Arkadaşlarım yanıma ulaşıncaya kadar üçümüzün sığabileceği bir yer açıyor, kar blokları ile yan duvarlarını yapıyorum. Tam olarak kapatma imkanımız pek yok ama yine de oldukça korunaklı ve muhteşem manzaralı bir bivak yerimiz oluyor.

Önce Yenal ardından İbo ulaşıyor bizim “Cıngıllı Motel”e! Kocaman gülümsemeleri ve tertemiz, komplekssiz yürekleriyle bu insanlar hangi şartta olursa olsun samanlığı seyran edecek süper birer psikolojiye sahipler. Aladağlar’da yıllarımız geçti, benzer çok yaşanmışlığımız var. Gecenin nasıl geçeceği kimsenin umurunda değilmiş gibi görünüyor. Sadece birbirimizi bir konuda uyarıyoruz: Uyku sersemi şekilde çişe falan kalkarsak aman dikkat edelim, bivak yerinin çıkışı, dikkatsiz bir adamı alır indirir aşağı!

Üzerimizdeki malzemeleri çıkarıyor, kesip ikiye ayırdığımız battal boy bir çöp poşetini yere seriyoruz. Daha sonra ıslak iplerimizi yere seriyor ve artık boşalan iki çantamızı bunların üzerine yerleştiriyoruz. Neyimiz var neyimiz yok ise zaten üzerimize giymiştik, İbo’unun getirdiği tulumu da açıp bacaklarımıza sardık mı, her ne kadar matımız olmasa da, güzel bir gece geçiririz diye düşünüyorum.

- İbo! Aç abi şimdi tulumu, bacaklarımıza örtelim…
- …..
- N’ooldu?
- Ortaaam…. Bu benim tulumun fermuarı biraz kısa… 40 cm.
- Açılmıyor yani?
- Cık!
- …..
- …..

Trajik halimize gülmekten kendimizi alamıyoruz. Çünkü gerçekten yapacak bir şey yok.

Botlarımız çıkarıp ayaklarımızı garabet tulumun içine sokuşturmaya çalışıyoruz. Bivak torbasını bacaklarımızın üzerine, yansıtıcı bir battaniyeyi de üzerimize örtüyor ve durumu kurtarıyoruz.

Ancak birkaç saat sonra, hem hareket ihtiyacı, hem sıkıntı, hem de daha konforlu bir pozisyon için ayaklanıp çalışmaya başlıyoruz. Bir yandan tuvalet ihtiyaçları gideriliyor, bir yandan bloklar kesilip bivak yerinin giriş yönü değiştiriliyor, bir yandan da şarkı söylenip dans ediliyor. Şansımıza hava açık ve yağışsız.

Çalışma bittiğinde birbirimize sokulmuş halde yatabileceğimiz bir yer hazırlıyoruz. Bu kez bivak torbası ve yansıtıcı battaniye altımızda serili, ayaklarımız tulumun içinde ve birbirimize sıkı sıkıya sarılmış vaziyette uzanıyoruz. Arkadaşlarım bir hamam sefasının hayalini kuruyorlar, bense yıllar önce öğrencilik zamanlarımda kullandığım yarım mat ve yarım tulumumu özlemle anıyorum.

Günün ilk ışıkları ile renk değiştirmeye başlayan gökyüzünün altında, uykumuzu fevkalade almış olarak ama kemik ve kaslarımızdan gelen çatırtılarla uyanıyoruz. Bir kez daha sabah oluyor.

Ağır ağır, ısınmaya ve zamanı hızlandırmaya çalışarak hazırlanıyoruz. Sıcak çay, ekmek, bal ve zeytin eşliğinde kahvaltı yapıyor, bir yandan da bir strateji belirlemeye çalışıyoruz. Daha önce hiçbirimiz bu dağa tırmanmadığımız gibi, dağ hakkında hiç birşey okumuşluğumuz da yok. Artık yüzeyi bitirdik sayılır ama…

Nereden ineceğiz?

Bivak yerimizin hemen solundan ip açarak son etabı da tırmanıyor ve zirve sırtına ulaşıyoruz. Hiç olmazsa bu son etapta birkaç ara emniyet noktası bulabildiğimiz için çok şanslıyız çünkü bu etap da yine son derece dik, çürük ve yine üzerinde kararsız toz kar var.

Sağlam kaya ve buz kombinasyonu? Sanırım bir Aladağlar tırmanıcısı için büyük bir hayal!

Zirve sırtına ulaştığımızda, sırtın arkasındaki derin boşluğu, bu sırtı takip etmenin ve geri dönmenin bize maliyetini ve kararan gökyüzünü görüyoruz. Dönüş için gereken zamanın değeri nedeniyle, zirveye gitmemeye karar veriyoruz ancak iniş yolunu seçmek adına biraz beyin jimnastiği yapıyoruz. Ya bivak yerimize ip inişi yapıp, oradan sol aşağıya iplerimiz üzerinde bilinmezliğe doğru kayacağız ya da tırmandığımız rotadan ineceğiz. İlk seçenek ulaştığı geniş ve ormana kadar inen büyük yamaç nedeniyle cazip ancak kaç kez ve ne uzunluklarda ip inişi yapacağımızı kestirememek işin tadını kaçırıyor.

Tırmandığımız rotadan inersek eğer, en azından büyük ölçüde ip üzerinde olacağız ve bu işi bir yandan uzatsa da güvenlik katsayımızı artırıyor. Konuyu hiç uzatmadan, hızlı şekilde karar alıyor ve inişe başlıyoruz. Biz inişe başlar başlamaz, kar yağışı da başlıyor ve hızlanarak devam ediyor. İp inişleri birbirini kovalıyor ve yüzeyin ortasındaki büyük kar alanına ulaştığımızda artık kar yağışı yağmurla da karışıyor ve zaten ağır olan zemin iyiden iyiye berbat hale geliyor. Hiç durmadan inmeye devam ediyoruz ve biz alçaldıkça artık kar yağışından sıyrılıp tamamen yağmura dönen yağış eşliğinde kulvarı sağ salim terk ediyoruz.

Orman içindeki yola indiğimizde, Cıngıllıbeşik’i de yoğun bir bulut ve yağış yumağıyla baş başa bırakıyoruz artık. Sarı Memetler’deki kampımıza geri dönerken ıslak kıyafetlerimiz bir nebze kuruyor ve biz tekrar bir arada dağa gideceğimiz günlerin hayalini kurmaya başlıyoruz.

Aynı akşam, Niğde’de Eylem ve Dursun’un yemeğine konuk oluyor, Niğde’deki arkadaşlarımız eşliğinde Dursun’un dünyaca ünlü hamsi tavasını şeker gibi rakıyla birlikte midelere indiriyoruz. Sohbet koyulaşıyor ve yazın tırmanıldığından bile şüpheli olduğumuz bu yüzeyin “ilk kış tırmanışını mı yaptık acaba?” diye düşünüyoruz.

Büyük olasılıkla öyle ama bir de Tunç’u (Fındık) arayalım diyoruz. O da onaylıyor.

Bu yüzeyi yazın tırmanmaya kalkışmanın, kaygan çarşaklı zeminler itibariyle en az kış kadar zahmetli olacağını düşünüyorum ancak benim ve tırmanış arkadaşlarımın ortak yorumu, bu rotanın ve alternatif varyantlarının, kulvar tırmanmayı sevenler için, sertleşecek kar yapısıyla özellikle geç bahar/erken yaz döneminde gerçek bir “klasik” olacağı yönünde.

Link ve daha çok foto: tirmanis.org

Aladağlar Sky Trail 2015

Ordos ve Argeus yaptıkları organizasyon ile dünyada pekçok örneği ve Türkiye'de benzerleri olan bir olaya müthiş yeni ve taze bir soluk getirdi. "Türkiye'de benzerleri" derken, aslında temel olarak neler var bilmiyorum ve Aladağlar'da böyle birşeyin yapılmadığından da eminim. Üstelik böyle bir organizasyon için Aladağlar'ın mekan olarak seçilmesi, hem Aladağlar hem de organizasyonun kendisi için çok güzel ve anlamlı.

Benim gibi, son dönemde hem yaşadıkları, imkanları, şartları, hem de görmekte oldukları nedeniyle, tırmanıştan soğuyan insanlar için harika bir taze nefes, bir motivasyon oldu. Dağa gitmek, dağda olmak için harika bir fırsat, katılım yüksek.

Web adresi:
Aladağlar Sky Trail

Organizasyonun koyduğu katılım limiti olan 100 sayısına ilk 8 saatte ulaşılmış. Benim gibi düşünen epey insan var yani. Ek olarak, bu organizasyona çok daha iddialı ve müsabık kafayla katılacak insanlarin var olduğundan da eminim, bu çok güzel. Tabi bu ilk başvurulardan, çeşitli sebeplerle elenen, vazgeçen ve çekilenler de olacaktır ve katılmak isteyen insanlar için yeni bir imkan doğacaktır. Veya organizatorlerin, katılımı bu sayıda sabit tutma ve artırma konusunda da bir tasarrufları vardir elbette.

Özellikle, rotanın takip ettiği bölgeler, 45 km lik uzunluğu ve max 12 saat kıstası göz önüne alındığında, şu anki katılımcı listesinde fire olabileceği mümkün görünür. Her ne kadar ben, katılım ücretine kadar yatırmış olsam da, son dönem sportif aktivitemi ve dizimin durumunu düşündüğümde kafam karışmıyor, ürkmüyor değilim hani. Daha aktif dağcılık yıllarımda olsa, daha müsabık motivasyonda olabilirdim belki ama şimdi "Ulan acaba bitirebilir miyim?" diye düşünmüyor değilim. :)

On yıldan daha uzun bir zaman önce, Erciyes kuzey yüzünde yapılan, toplamda 4 yarışmacının :) olduğu bir "sürat yarışmasını", -bu derecenin daha aşağı rahatlıkla çekilebileceğini iddia eden biri olarak- kamptan zirveye gidiş-dönüş 4 saat 5 dakikayla kazanmıştım. Ama elbette bunlar farklı işler, organizasyonlar ve farklı dinamikler.

Hiçbir iddia gütmeden katılabiliyor olmak beni çok mutlu edecek. Bu nefis imkana kapağı atabildiğim için çok mutluyum. O tarihte katılımımı engelleyen bir sebebim olmazsa, gidecek, katılacak ve keyfini çıkarmaya çalışacağım.

Şimdiden herkese bol şans ve başarı diler, organizatorlere teşekkür ederim.

18 Aralık 2014 Perşembe

Çatlak işleri...

Çevremdeki arkadaşlarım veya tanıştığım, konuştuğum  insanlarca anlaşılmadım yıllarca. Derecelerin veya benim verdiklerimin hep "çok sert" (?) olduğu söylendi.

Uğraştım, denedim ama anlatamadım. Yaşamayıp, görmekten başka yapacak birşey yok.

Aşağıdaki elemanın kim olduğunu da, ne yaptığını da bilmiyorum. Takoz paylaşmış bunu. Ama spor ve kısa kayadan sonra bu tarafa yönelmiş. Videosu içinde, bu farklı dünyayı anlatmaya yönelik güzel ve önemli bölümler var, izlemenizi öneririm.

The rediscovery of climbing: a new game.

14 Aralık 2014 Pazar

Hisarcık Kanyonu'ndaki son fiziksel değişim.



Bu sabah Hisarcık’a doğru yola çıktık. Amacımız, birkaç ay önce çok yüksek debili su hareketi/ altında kalan Hisarcık Kanyonu’nu görmek, yeni aldığım malzemelere bir siftah deyip drytooling yapmak ve 22 Şubat 2014’te geçirdiğim ama hayatta kaldığım ölümcül kaza mekanını tekrar görmekti.

Bir de dün doktorum Prof.Dr. Sinan Karaoğlu’nu ziyaret etmiş ve içimi kemiren o can sıkıcı endişeden kurtulmuştum. 27 Mart 2013’te olduğum ön çarpraz bağ ameliyatı üzerinden henüz bir yıl geçmeden yaşadığım üstteki kaza yüzünden dizime tekrar bir şey olup olmadığını merak ediyordum. Bilhassa bu yıl antrenman hiç yapamadığım için sol bacağım çok zayıftı ve merdiven inip çıkarken bile ağrı veriyordu. Güzel haber dizimde kopma falan yoktu, bağ gayet sağlamdı ve son 1,5 aydır antrenman yaptığım için bacağım güçlenmekteydi. Anlatmam zor ama bu son kazayı atlatabilmiş biri olarak bile dizimin sağlam olduğunu duymak büyük mutluluk verdi bana.

Ancak arabada ilerlerken, son birkaç yıldır olduğu gibi tırmanmak için hiç motivasyonum olmadığını fark ettim. Canım istemiyordu. Hoş son 4-5 yıldır durum böyleydi ama…

Arabayı parkettik ve top rope denemekten vazgeçtik, sadece yürüyüş yapacaktık.

Hisarcık kanyon tabanı, delicesine gelen suyun gücüyle büyük etki altında kalmıştı. Ağaçlar kökünden sökülmüş, kırılmış, yatmış, derenin kimi yerleri süpürülmüşken, kimi yerlerine taş ve kum yığılmıştı.

Rotalar ve kayaları, yüksekte olduğu için etkilenmemişti.

Bu haberi ilk aldığımda – ki zaten kazamdan sonraydı, kendimle meşguldüm- bunların, doğal etkiler olduğunu söylemiş, o kanyonu kanyon yapan olayların da, sel, deprem benzeri doğal olaylar olduğu üzerine basmıştım. Yani bugün tırmandığımız o kayalar bile böyle olaylar sayesinde ve sonucunda oluşuyor. Elbette ki buna sebep olan “insan etkilerinin” ve insani sebeplerin de fevkalade farkındaydım. Su-Meru’nun bu konuyla ilgili değerli görüş, tespit vedeğerlendirmelerine bakabilirsiniz.

Hisarcık Vadisi'ne 10 aylık bir aradan sonra ilk kez gittim.

Doğa, insanların pisliğini her zaman olduğu gibi insanların üzerine kusuyor, bundan kaçış yok, yaşanabilecek başka gezegen de yok.














30 Kasım 2014 Pazar

Bansko Dag Filmleri Festivali 2014

Yeni dondum. Fazla birseye istirak edemedik ama sahsen insanlardan veya yaptiklarindan ozellikle etkilenmedim, feyz almadim. Motivasyon hissedemedim. Link

Bilen bilmeyen herkesin, "en"ler ile bu kadar yakından ilgilenmesinden ise midem kalkti.

"Ego "ben" demektir", "ego olmadan olmaz", "kimilerinin egosu cok buyuk ve cirkindir, kimilerinin egosu cok kamufledir ama bilhassa bu buyuk isleri yapmak icin, egonun seni motive etmesi, istetmesi sarttir ve bunda da yanlis birsey yoktur" dedim.

Anlatamadim.

"Ben boyle cok insan gordum, tanidim, birlikte tirmandim" dedim. Anlatamadım.

"Bu benim ve senin icin de gecerlidir" dedim. Anlatamadım.


Surekli olarak, ipte kaydırılan jumarlari izlemekten, bogurerek alinip verilen nefesleri dinlemekten, zirvede acilan bayrak/flamaları görmekten sıkıldım.

Sekizbinlik duymaktan, gormekten ve bunun "en uc" ismis gibi tanimlanmasindan bunaldım.

"En uc" un gereginden bezdim.

Dagciligin bundan cok daha fazlası oldugunu anlatamadım.

Insanların hayatında dönemleri oldugunu, guclerinin, amaclarının, risk algılarının degistigini anlatamadım.

Sonra bosverdim. Gereksiz gördüm, pismanlık duydum. Çevremde ve geneldeki bu yapaylığı, sözlerimle düzeltmeye, dikkat çekmeye gerek olmadığını farkettim.

Camidan ve yapılan işlerden ne kadar soğudugumu, ilgimin ne kadar zayıfladığını hissettim.

"Kendi kendime birşeyler yapmak için dağlara gidebilirsem ne ala, gerisini konuşmak gereksiz" dedim, konuyu bağladım.



21 Kasım 2014 Cuma

Rambo 4

Birkaç parça daha buz/dry tooling ekipmanı aldım.


Krampon alırken ilk düşündüğüm, çok düşük ağırlığı ile Grivel G20 idi. Ancak Rambo 4 te aklımdaydı. Mağazaya gittiğimde Rambo 4'e kayan aklım, yerine tam oturmuştu ve pekçok özelliği benim kullanım amacım ve şeklim için bana daha uygundu.


Onde (benim de aslında amacladıgım) tek ana nokta var. Yedek pick olup olmadığını sordum. Bir çift alıp yedekte tutmak istiyordum çünkü. Eleman ellerinde olduğunu ama zaten kutunun içinde "bir çift" daha olduğunu söyleyince kararım memnuniyetle kesinleşti.


Kutudaki bu ekstralari, one ikinci uc olarak takabilir, onde tek kullanacaksanız onun yedeği yapabilir veya topuk ucu olarak takabilirsiniz. Buz tırmanırken şimdiye kadar ne topuk taktim ne de oyle bir tırmanışım oldu ve önde de tekli tercih edeceğim. Dolayisiyla bu dişler yedek olabilir rahatlıkla.

Tesadufen rastladım. Kardesim Tunc detaylı yazmis sagolsun. Okuyabilirsiniz.

Evet kış geliyor. Bu yıl Erzurum buzlarını görmeyi ve Bulgaristan'daki şelaleleri tırmanmayı da istiyorum. Ama kramponları denemek için elbette buz oluşumunu bekleyemeyiz. Dry tooling diye birşey var herhalde. :) Bakalım...